Anadolu’yu dolaştıkça insanın içi açılıyor, yükü hafifliyor ve tazeleniyor sanki. Diyorsun ki “işte tam burada, her şey ve her eksiğimiz” tam da burada. Umudu artıyor insanın, gözlerinin içi gülüyor. “Olacak” diyor “her şey yeniden olacak…”

Şikâyet etmeye gerek yok hiçbir şeyden zira çareyi bulmak için sadece bakmak ve görmek kâfi…

Hiçbir zaman şikâyet etmenin bir çare olduğuna inanmadım ben. Oturup da saatlerce “Bizden bir şey olmaz! Bu gençlik nereye gidiyor? Artık umudum yok, düzelmez abi düzelmez!” gibi sonu bir menzile varmayan çıkmaz sokaklar gibi dönüp durulan konuşmalar oldum olası bana itici geldi. Böyle bir mecliste oturmaktansa tek başıma bir tenhaya ilişip yalnız başıma bir bardak çayı yudumlamayı ve henüz sahibi olamadığım kitapları düşünmeyi, neden ben yazmadım diye hayıflandığım şiirleri içimden tekrar tekrar söylemeyi daha çok sevdim. (Hadi burada bir şey söyleyeyim: şimdiye kadar bir tek kere de olsa bir başkasının kitabını yani ödünç aldığım, okuyup da geri vereceğim bir kitap okumadım ben. Benim olsun istedim. Aynı kitaptan binlerce olduğunu bilsem de benim olanın diğerleriyle aynı olmadığını düşündüm. Ve belki birkaç istisna hariç kimseye benim diye kabul ettiğim, sırlarımı verdiğim, içine nefesimi üflediğim, bir kenarına derdimi yazıverdiğim kitapları kimseye vermedim.) Bunca şikâyet edenlere “E tamam kardeşim, hastalığı bulmuşsun, teşhisi koymuşsun da ilacı nedir bu illetin, çaresi nasıl olacak?” diye sormak istedim hep. Sorduğum zamanlar da oldu. Ama cevabı yoktu. Zira cevap aramıyordu zaten onlar.

Cânım kâri, Anadolu sadece coğrafi bir isim değil. Bir yerin adı değil sadece. Bir muştunun, bir gayenin, bir hayalin ve doğuşun adı. Zulme karşı koyuşun adı, mazluma umut oluşun adı. Ecdat bu topraklara bir müjdeye mazhar olmaya, bir rüyayı hayra yormaya geldiler. Nasıl mı? Anlatayım…

13. yüzyılın ortaları ve Anadolu kan, ölüm ve acı ile boğuşuyor. Bir doğuma gebe zira ve sancılar çekiyor. Hem de öyle acılı ve öyle dayanılmaz sancılar ki… Ölüme direniyor. Hem hatta ölmeye razı insanlar, doğacak yeni bir millet için canlarından geçiyor. Zulmü durduracak, zalimi susturacak, mazluma umut olacak bir millet… Her bir taraftan maksadı bu kutlu doğuşu durdurmaktan başka bir şey olmayan ve öldürmekten gayrısından anlamayan bir yığının hücumu altında… Yurt bulmak, vatan hayalini gerçek kılmak, devlet olmak ve âleme ilahi nizamı dağıtmak için gelen onlarca Türkmen obasının karşısında ellerinden masumların kanı akan adamlar… Yalnızca öldürmeyi bilen, kan, irin ve gözyaşından beslenenler. Bir yanda öldürmekten korkmayan ve bir yanda ölümden korkmayanlar.

Bence bugün de bundan farklı değil. Orada, kaybettiğimiz de hasretini çektiğimiz de ve bir gün yeniden bulacağımız da orada…