“Muhalefet aslında ne zaman yenildi.” Bu cümleyi bir soru olarak alırsak cevabı şudur: Abdullah Gül üzerinden sahnelenmeye çalışılan senaryo yenildiği gün muhalefette yenilmiştir.
Normal koşullarda bir zafer ya da yenilginin sandıkta olması gerekir. Fakat bu seçimlerde yenilgi iki aşamada gerçekleşiyor. Birinci yenilgi “bir araya gelme” fikrinin zihinlerde aldığı yenilgidir ve gerçek olandır. İkincisi ise sadece bu gerçek yenilginin istatistiksel bir görünümünü arz eden sandık yenilgisi olacaktır diye düşünüyorum.
Tabii bu sözlerimizi ancak zaman tescilleyecektir. O zaman da çok uzun bir zaman değildir. Bu kadar uzun olmayan bir zaman dilimine dair bu denli keskin cümleler kurmanın, cümlelerin sahibi açısından ne denli riskli olduğunu da biliyorum.
Muhalefetin asla tamiri mümkün gözükmeyen dağınıklıklarını, bırakınız dışarıya karşı olanları, partilerin içinde dahi cereyan eden fikirsel uyuşmazlıklarını hatta çatışmalarını iyi görebildiğinizde net fotoğrafa da ulaşmış oluyorsunuz zaten.
Bakmayın siz muhalefet liderlerinin “makyaj”lı laflarına. Oyu yüzde birin altında olan bile sanki çok büyük oy almış da Cumhurbaşkanlığını “garanti”lemiş gibi bir edayla konuşuyor.
Ama şunu da seçimler tarihinden iyi biliyoruz. Kaybedince de çok pişkin savunmalara girecekler. “Ama, fakat, lakin” ile başlayan bir sürü “vaziyeti kurtaralım” hareketine de hazır olun.
Birkaç gün ortalıkta görünmeyip, ortamı soğuttuktan sonra yeni “savurma”larla ortaya çıkmadı mı hep Kılıçdaroğlu. Onu iyi biliyoruz da İnce’nin ne yapacağı şimdilik sadece tahminden ibaret. Ben söylediğinin hatta “bırakma” vaadinin arkasında durabileceği kanaatinde değilim. Bunu da zaman gösterecek tabii…
On altı yıldan fazla bir süredir iktidarda olan bir partinin de elbette eksik bıraktıkları vardır. Fakat bu eksiklerin hangi saiklerle oluştuğu da ortadadır. Yasal sıkıntılar, bürokratik oligarşi, iç ve dış pek çok saldırı… Bütün bunlara karşı muhalefetin tavrı ne oldu peki? Bu da gayet açık. Bütün bu sorunlara karşı AK Parti’yi yıpratsın diye ya destek oldu ya da sesiz kaldı.
Fakat burada muhalefetin kaçırdığı ve işin garip olan tarafı şu: AK Parti’ye karşı yapılanlar, onun üzerinden Türkiye’yi ve milleti hedef alan saldırılardı. Bu anlamda AK Parti ile dahası Erdoğan ile milletin kaderi örtüşmüş oldu; hatta bazıları için bir mübalağa teşkil edeceğini bilerek ifade edeyim, “İslâm coğrafyasının da” demek gerekir.
Üstelik bu genelleme bize değil Batı’nın ta kendisine aittir. Katar krizinde ve yaşanan pek çok sorunda bu genellemenin izlerini görebiliriz; bu görme elbette insaf gerektirecek bir görmedir.
“Dün yoksa bugün de yoktur” diye bakan tarihçiler aslında bizi ibret verici bir bakışa davet ediyorlar. Biz de eğer geçmişi unutarak, anlık çıkarlara takılarak büyük resmi kaçırırsak, tıpkı Abdülhamit’e yaptıklarından dolayı vicdan azabı duyan, ancak iş işten geçtiği için hiçbir çaresi olmayan bir azabın sahibi olabiliriz.
Elbette Sayın Erdoğan bulunduğu koltuğa ebediyen sigortalanmış değildir. Bir gün milletin emanetine başkası da sahip çıkacak mutlaka. Neticede Devlet baki insan fanidir. Fakat bu süreçler belden aşağı vuruşlarla kirletilmemiş, milletin kendi iradesiyle tecelli eden süreçler olmalıdır.
Bugün millet yapılmak istenenin farkında olduğu için liderini ve elbette istikrarını korumaya yönelmiştir. Millet sahte suflelere değil, gerçeğe itibar edecek bir tarihsel hafızaya sahiptir.
Bu millete %51.41 ile çok kısa bir zaman önce -16 Nisan 2017 referandumunda- verdiği kararı sorgulatmak ya da 15 Temmuz gibi bir ihanetin “hiç var olmadığı”na inandırmak, sadece bir akıl tutulmasıdır.
24 Haziran’a uykusundan yeni uyanmış “çapaklı göz”lerle bakanların, gözlerini ovuşturarak yeniden bakmasında fayda vardır. Zira “mahmur”luk sebebiyle halüsinasyon yaşayabilirler.