Son günlerde döviz kurları üzerinden adeta “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes…” edalarıyla yaklaşanlar var… 

Kendi zaviyelerinden bakıldığında “nasıl mutlu olmasınlar” diyebilirsiniz. Çünkü 16 yıldır dışardan gelen yüzlerce badireyi çok güçlü bir şekilde savuşturmuş ve hatta güçlenerek çıkmış bir Ak Parti var.

Özellikle CHP, uğradığımız bu top yekûn saldırıda köşesine çekilmiş, kendi yapamadığını dövizin yapmasını bekliyor. Bu aslında hep de böyle oldu. CHP her olayın ya arkasına düştü ya da mesele milli de olsa sessiz kalmayı tercih etti; “yeter ki AK Parti zayıflasın da neyin nereden geldiği önemli değil” diye baktı hep.

Allah aşkına! Aynı ülkeden yaşayan vatandaşlar olarak, her milli meseleden aynı şekilde etkilenmemiz gerekmiyor mu? Evet, aslında normali “elbette etkileniyoruz” olmalı.

Fakat CHP, HDP gibi partiler sanki bu ülkede yaşamıyormuşçasına bir tavır içerisindeler. Hatta ellerini ovuşturarak meselenin dozunun daha da artması adına temennilerini ortaya koyuyor gibiler.

Hâlbuki aynı gemide olanlar olarak, geminin sağlıklı bir seyrüsefer yapabilmesinden hepimiz aynı oranda sorumluyuz. Hiç kimse görevini kötüye kullanamaz ve oradakilerin hayatını riske edemez.

Bütün hakikatlerin işaret ettiği noktada, bahsettiğim zemindeki muhalefet adına garip bir gerçek var. İçinde bulundukları gemiyi umursamaz gibi bir davranışı simgeleyen bu garip gerçeklik, çıkarına odaklanmış insanın, bindiği dalı kestiğini göremeyecek kadar körleşmesiyle ilgilidir.

Bu sessizce köşeye çekiliş ve olan biteni seyir, aynı zamanda iktidar için denenmiş olan her ittifakın, AK Parti karşısında kaybedişinin getirdiği umutsuzluk tablosunun son fotoğraflarından biridir.

Bir iktidarın siyaset dışı yollarla yıkılması için çabalamak ya da çabalayanı desteklemek oda olmadı susmak. Bütün bunlar çeşitli kademelerde çok ciddi ahlaki erozyona işaret ederler.

İktidar karşısında varlık gösteremeyen bir partinin, “güçsüzlüğü bir güç olarak yansıtma” çabasının seçmen tarafından dikkate alınmayacağını düşünmek ise apayrı bir acziyettir.

İşte tam da bu sebeplerledir ki seçmen, bu muhalefete yetki vermedi; çünkü muhalefetin bu darmadağın zihinsel hali üzerine bir gelecek hayal edemedi. Çocuğunu düşündü, işini düşündü, ülkesini düşündü ve “Olmaz! Kendi içinde bile anlaşamayan, bir dediği diğerini tutmayan bir siyaset anlayışına bu kutsallarımı ve değerlilerimi emanet edemem” dedi.

Oysa bizim inandığımız devlet geleneği, “Ey oğul! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” değil mi? Peki ne oluyor da bizim bazı muhalefet mensuplarımız iktidar için neredeyse, “Gaye vasıtayı meşru kılar” diyen Machiavelli’yi kendilerine rehber olarak seçiyorlar.

05.02.2015 tarihli ve “Siyasetsiz siyaset ve muhalefet…” başlıklı yazımın son cümlelerini ne yazık ki bir kez daha tekrarlamak durumundayım aynen; özellikle CHP ve HDP siyasetinde pek farklı bir şey olmadığı için. “Muhalefet olarak eğer umut siyaseti üretemiyorsanız bunun eksikliğini kendinizde aramalısınız. Sizi Meclis’e gönderenler sizden siyaset bekliyorlar. Siz de onlara bunun sözünü verdiniz. Eğer, ‘Siyaset üretemez duruma gelirsek sizi direnişe çağırırız’ diyerek oy isteseydiniz inanın orada olamazdınız. Şayet bu iddiamı doğrulamak isterseniz seçimler yakın…” demişim.

Şimdi de yeni bir yerel seçime yaklaşıyoruz ve bir kez daha tekrar ediyorum: Hadi deneyin ve sonucu hep birlikte görelim…   Şimdi siz izleyin, sonra da seçmen sizi izlesin…