Türkiye, 60 yıldır Avrupa kapılarında inatla beklemeye devam ediyor. Çocukluk, gençlik, olgunluk günleri geride kaldı. Saçlarımız beyazladı, gözlerimizin feri kaçtı, dizlerimizin bağı çözülmeye başladı. 1960’lı yıllarda davul zurna ile Avrupa’ya gönderdiğimiz gurbetçilerin bir kısmı da döndü ama onlar da sevindirici bir haber getirmediler. Biz hâlâ kara trenle yolcuları gönderdiğimiz istasyonda biraz heyecanımız düşse de beklemeye devam ediyoruz. Yani başladığımız yerdeyiz. Bir arpa boyu yol alamadık. Bu gidişle Avrupa Birliği dağılacak, biz hikâyenin harici kahramanı olarak artık esas hikâyeye bile dâhil olamayacağız.

Peki, biz Avrupa Birliği’ne girmek zorunda mıyız? Neden bizi kabul etmiyorlar? Nedir bu Avrupa Birliği? Aradan geçen 60 yıl sonra bu topluluğa girmemizi gerektirecek bir sebep var mı? Bu ve benzeri sorulacak o kadar çok soru var ki ancak bugüne kadar iyi haber gelmediğine göre bu konuda ısrarcı olmaya gerek var mı?

1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği ve 1957’de Roma Anlaşması’yla yola çıkılıyor. Başbakan Adnan Menderes 1959 yılında üyelik müracaatını yapıyor ve “Türkiye’nin böylece Avrupa’ya ilk adımını attığını” ifade ediyor. Menderes, kapılarına kadar geldik artık adım atmamıza da izin verirler herhalde, diye düşünmüş olabilir. Ama biz 60 yıl sonra bir ayağımız kapının eşiğinde, içeri girmek için sabit hâlde duruyoruz.

12 Eylül 1963 yılında İsmet İnönü, Gümrük Birliği ve tam üyelik kaydıyla ortaklık için Ankara Anlaşması’nı imzalıyor. O da büyük hayaller kuruyor; “Beşeriyet tarihi boyunca insan zekâsının vücuda getirdiği en cesur eser.” diyerek bu yapıyı övüyor. Bu cümleyi Avrupa Birliği kendi içinde hak ediyor olabilir. Gerçekten birlik düşüncesi ve bunun gerçekleşmesi çok önemli bir hareket Avrupa için. Ancak İnönü’nün unuttuğu ya da unutmak istediği; ülkemizi paramparça eden Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında bir değişiklik olmamasıdır. “Çağdaş Batı uygarlığına” girmek için verdiğimiz tavizin haddi hesabı yok ama yine de yaranamadık. Peki, 60 yıl sonra zihniyette bir değişme var mı? Maalesef AB’nin bize bakışında “eski hamam eski tas” durumunda bir değişiklik yok.

Avrupa Birliği’ne girmek için her yeni hükûmet iyi niyet ve gayretle başlangıç yapar. Bir müddet sonra “eften püften” sebeplerle müzakerelerin önü kesilir. Sukutuhayale uğrarız. Bu durum sağ ya da sol hükûmet olsun, fark etmez. Nitekim Ak Parti de aynı heyecanla işe başladı ve bu defa, “bu iş tamam” diye umutlandık ama yine olmadı. Bu gidişle de olacak gibi görünmüyor.

Avrupa Birliği bizi almayacak, almasın! Türkiye, Türklerin algıladıklarından daha büyük ve daha güçlü bir ülkedir. Bu ülke ön yargılı AB bürokratlarının eline bırakılamayacak kadar Türk dünyasının, İslâm dünyasının ve insanlığın; kendisinden çok şey beklediği bir memlekettir. Tabii bir kesimimizin hep unutmaya çalıştığı “Müslümanlığımız” da AB için en büyük engeldir. Bunu hiç konuşmazlar ama Avrupalıların bilinçaltlarındaki Türk ve Müslüman korkusu, galebe çalmaya devam ediyor.