Bize “uygar”lık ihraç etmeye çalışan şu Batı, acaba hiç kendi tarihiyle cesur bir şekilde yüzleşebildi mi?
Hiç zannetmiyorum; ama Batı’nın -tartışılır olsa da- barbarlığını yüzüne vuran önemli isimler olmuştur. Batı’nın bugün yüzleşmekten imtina ettiği bu tarihini yine daha çok Batılı isimlerin çalışmalarıyla ifade etmeye çalışacağım.
Batı’yı değerlendiren “bizden örnekler”e, özellikle içimizdeki komplekslilerin ne denli tahammülsüz oldukları aşikâr olduğu için bu yolun daha etkili olacağı inancındayım; tabi hâlâ “insaf” edebileceklerse…
Bu isimlerden biri de Norbert Elias’tır. O, “Uygarlaşma Süreci” isimli çalışmasında Batı’nın “şövalye”lerden neler çektiğini çok acı örneklerle verir.
Elias, bu “ölüm korkusunu yenmiş” ama zaferini devam ettirmek için de yine korkusuzca ve vahşice öldürmesi gerektiğine inanan bu “savaşçılar”ın, canları istediğinde insanların kulaklarını, burunlarını, kol ve bacaklarını nasıl zevk duyarak kestiğini ilginç örneklerle anlatır.
Charles Petit-Dutaillis de; “Fransa ve İngiltere’de Feodal Monarşi” isimli çalışmasında bu barbarlıkların ve ilkelliklerin izini sürer. O şunları ifade ediyor: “Cehennem korkusuna, frenleyici bir işlevi bulunan sınıf farklarına, şövalye gururuna, toplumsal ilişkilerde görülen bütün iyi niyet ve neşeye rağmen, 15. yüzyılda geleneklerin ne kadar şiddet içerdiği, tutkuların hangi canavarlıkla tatmin edildiği herkesin malumudur.”
Bir başka Batılı olan Lucien Febvre ise “uygar” anlamına gelecek kelimelerin Batı sözlüklerine ilk düşüşünün izini sürer ve ancak 1700’lerin ortalarına denk geldiğini tespit eder. Benzer örnekleri artırmak hiç de zor değildir.
Şimdi buradan bakıldığında, Batı’nın kendi toplumuna olan “nezaketi” bile henüz bebeklik çağındadır kanaatimce.
Aynı Batı’nın Afrika’dan görünüşü ise hâlâ barbarlık düzeyindedir. Hem de en ilkel dönemlerini andıran hatta bazen onun da önüne geçen türden.
Afrika toplumlarının “beyaz insan”a bakışını travmatik hale getiren kimdir? Dünyanın en değerli madenlerine sahip toplumlarını yine dünyanın en fakiri bırakan kimdir? Sadece bu iki temel soru üzerinden ilerlediğinizde dahi, Batı’ya Afrika’dan bakmanın kodlarına önemli ölçüde yaklaşmış olabilirsiniz.
Kültürel asimilasyon ise işin çok daha vahim tarafını teşkil ediyor. Çünkü bir toplumun dilini asimile ettiğinizde her kılcalına kadar inmiş olursunuz. Ardından inançlar ve gelenekler asimile olmaya başlar. Bugün Afrika ülkelerinin çoğunda resmi dil ya Fransızca ya da İngilizcedir. Bu sadece 50-60 yılda oluşmuş bir tablodur ve Batı’nın ne denli faşist bir tutumla davrandığının en çarpıcı fotoğrafıdır.
Oysa aynı coğrafyaları yüz yıllarca yöneten Osmanlı’ya rağmen tek bir tanesinin resmi dilinin Türkçe olduğunu hiç kimse ispat edemez. Devlet arşivlerinin Osmanlı Hariciyesiyle ilgili kayıtlarından da görüleceği üzere dil ve inançlara çok hassas davranılmıştır.
Afrika toplumlarındaki mezhepler gözetilmiş ve Hanefilik dayatılmamıştır. Dini önderleri atarken de bu hassasiyet korunmuştur.
Bugün bizim içimizde de “Neden böyle davrandık; keşke biz de Batı’nın bugün yaptığını o gün yapsaydık” diyenler var. Zaten bir “keşke” olan bu kanaat asla doğru olamaz. “Bugün de olsa aynı davranmamız gerekir” denmesi çok daha doğru ve anlamlıdır. Zira bu milletin kadim değerleri bunu gerektirir. Medeniyeti asla Batı’dan almamış bir İslâm toplumu bu haliyle onurlu ve şereflidir.
Aksi olsaydı bugün iftiharla zulmün karşısında durmaya çalışabilir miydik? Onurdan, haysiyetten, merhametten, nezaketten, nezahetten velhasıl medeniyetten bahsedebilir miydik?