Son dönemlerde çok daha belirgin olarak ortaya çıkan bir belirsizlik, uluslararası diplomasinin sınırlarını zorlamaya başladı. Sınırsız olanın tanımsız olduğu hakikatini tekrar test etmeye gerek de yokken bu zorlama kimin işine gelebilir ki…

Kafanızı ne yana çevirseniz orada “iyi niyet”ini kaybetmiş bir ilişki biçimiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Evet, “devletlerarası ilişkilerde ebedi dostluktan ziyade, ebedi çıkarlar vardır” gerçeğinin de farkındayım.

Fakat bu ebedi çıkarların korunmasının da bir usulü ve âdâbı vardır. Usul ve âdâbını kaybetmiş her türlü ilişki biçimi gibi uluslararası ilişkiler de bayağılaşır ve bir noktadan sonra kilitlenmeye mahkûm kalır.

Batı için uluslararası nezaket, “gittikçe genişleyen bir azalma” seyrinde. Bunun elbette anlamlı sebepleri var. Yükselen bir Doğu karşısında ciddi bir panik içerisindeler.

Yaşanan “Ticaret Savaşları”nı tamda bu zeminden okumak zorundayız. Gelen tehlikeyi bertaraf etme noktasında girişilen hâl ve tavırlar, bir “panik” hâlini de yansıtıyor aynı zamanda.

Öfke, aslında kendisini en çabuk ele veren hâli temsil eder. Tamamen duyguların esir aldığı “öfke” hali, planlanmış/kurgulanmış davranışlardan farklı olarak ele alınmak durumunda. Bu açıdan bakıldığında Batı’nın tavırlarını tahlil etmek, artık çok zor olmayacak.

Batı, öfkeyle ve artan bir aşırı sağ gerçeğiyle gittikçe köşeye sıkışıyor. Bu sıkışma hâlinin en önemli nedenlerinden biri, Batı’nın karizmatik liderler çıkaramayışıyla da yakından ilgili.

Elbette uzun bir dönemde kurumsal kültürünü belirli bir stabilizasyona sokabilmiş Batı, bu yapısıyla sorunları bir dönem daha yönetebilecektir. Fakat bu hâlle ilânihâye gidilemeyeceği de çok nettir. Bütün tarihsel süreçler bu hakikatin ispatı niteliğindedir.

Farklılıkları yönetmenin, karşı tarafa saygı duymanın temel kriterlerinden biri özgüvendir. Bu özgüveni sağlayan da irade, sermaye ve kültürdür. Bu birbirine sıkı sıkıya bağlı üç unsur aynı anda ve etkin bir zeminde yaşamak durumundalar. Bunlardan biri ortadan kalkarsa diğer ikisinin ya da birinin uzun süre bir devleti ayakta tutması mümkün olamaz.

Batı’nın bugünkü tahammülsüzlüğünü anlamak ve kodlarına inmek son derece önemlidir. Bugün yaşananlar yüzeysel, tekil durumlara tekabül etmeyecek kadar girift ve tarihsel köklere sahiptir. Evet, kadim boyutları olan bu meseleler belirli bir zaman diliminde Batı tarafından daha tolerasyonlu yönetilmiştir.

Belirli bir refah seviyesinde yönetilmesi daha kolay gibi görülen farklılıklar, zayıflama ve istikrarsızlıklar sebebiyle ayrılma ve çatışmanın temel dinamikleri haline gelebiliyor. Bu saiklerle Batı’da bugün hem kendi içindeki farklılıklarla hem de dışarıdaki rakipleriyle daha stresli bir ilişki yürütme yoluna girmiştir.

Yukarıda ifade etmeye çalıştığım sebeplerin muhatabı olan Batılı seçmenin talepleri de iktidarlara ciddi baskılar uygulamaktadır. Oy kaygısıyla hareket eden siyasilerde bu beklentiye karşılık vermekle kendilerini mükellef hissediyorlar; zira iktidara giden yol seçmenin ikna edilmesinden geçiyor.

Yani bir sarmalının içine giren Batı, nereye kaçsa farklı bir radikalizmin farklı yenibir yüzüyle muhatap oluyor artık. Bu, hem Batı’yı hem de onunla ilişkide olan diğer toplumları huzursuz eden önemli bir gerçektir.

Batı’da genişleyen bir azalma gösteren değerlerin, Doğu’da genişleyen bir artış göstermesi çok önem arz eder. Aksi halde sadece “önem” derecesinde kalmaya mahkûm edemeyeceğimiz bu hakikat bizi de ihya edemeyecektir.

Batı artık “dünyanın geri kalanına medeniyet götürme” safsatasından vazgeçerek, önce kendisini Batılı yapmalı, iddia ettiği ama başaramadığı zemine önce kendisini taşımalı. Varsa eğer öyle bir şey, önce Batı Batılılaşmalı. Geri kalanın zaten kendisi olduğu daha iyi görülecektir.