İnsan ve toplum psikolojisi açısından çok temel bir meseledir inkâr… Çünkü “var” olan sorunların nasıl halledilebileceğinin temel ipuçlarını verir. Eğer ortada bir “inkâr” varsa meselenin daha da büyüyeceğine, güçleneceğine; “kabul” varsa o takdirde de kolaylaşacağına hükmedebilirsiniz…

Evet, inkâr küfrü büyütür, bedensel ya da psikolojik hastalığı büyütür, sosyolojik ya da sosyal psikolojik meseleyi büyütür… Geçmişten ve günümüzden pek çok örnek sayılabilir bunun için…

Psikolojinin çok temel prensiplerinden biri, “kişinin kendini açmaya ikna olması”yla ilgilidir… Kendini açmaya, iç dünyasındakini paylaşmaya ikna olmak, sorunu kabul etmektir… Daha sonra ise kişinin kendisi, yapamıyorsa da başkasından destek alarak meseleyi tanımaya/anlamaya çalışması ve kabullenmesi gerekir…

Bir kolektif ya da bireysel hafıza, “kendi sıkıntısıyla kuluçkaya yatabilmeli” ki onu bir fırsata çevirebilsin… Hafıza sürekli aktivasyonda olduğunda yoğun bilgi akışına maruz kalır ve bilgilerin uzlaşması sağlanamaz. Oysa aynı hafızadaki farklı kaynaklardan gelen bilgilerin tefekkürle “demlenme”ye bırakılması gerekir… Sakin bir köşe ister bu demlenme… Neticesinde de bir uzlaşıyla birlikte bu dağınık bilgi yığınları “biz”leşirler…

Onlar artık bilgi olmanın ötesine geçerek içselleştirilmiş bir zeminde, var oldukları beyni doğurganlaştırırlar… Toplumsal hafızada da durum farklı değildir. Orada da kaynaşabilmenin yolu gelenekler üretebilmekten geçiyor. Aynı dilden konuşabileceğimiz, aynı duyguyu hissettiren tutum ve davranışlardan söz ediyorum…

Yaşadığımız çağa “hız” egemen olmuşken, sindirme fırsatı bulamadığımız bilgi ya da davranış kalıplarını gelenekselleştiremiyoruz… Gelenek olmadığında ise aynı dili konuşamıyor aynı duyguyu paylaşamıyoruz… İşte tam da bu gerekçelerle yaşamaya mecbur bırakıldığımız hiper-aktivasyonların karşısına dinginliği koymak zorundayız; tefekkür fırsatı veren dinginliği…

Devletler yok saydıkları, önemsemedikleri sorunlarla daha sonra çok fazla enerji kaybettiler… Hatta bazıları ihmallerinin kurbanı oldular… Büyük Selçuklu Devleti, Haşhaşileri “dinin iç meselesi” olarak gördü ve tartışmanın bu zeminde zamanla hallolacağını düşündü ve çok zaman kaybetti… Aynı şekilde Vahhabilik de Osmanlı’nın son dönemlerinde dini bir iç mesele olarak algılandı. Fakat daha sonra siyasi bir karakter kazanarak büyüdüğünde iş işten geçmiş oldu…

Pierre Bourdieu “Devlet Üzerine” adındaki çalışmasında bu sinsi duruma mükemmel yaklaşır… Toplumsal hadiselerin karakteri çok sinsidir. Hiç ihtimal verilmeyen noktalardan patlayabilir… Neticede birçok ihtilal ya da darbede fitili ateşleyen olayla darbe arasında direkt bir bağ kurmak nerede imkânsızdır…

Tıpkı bir bankaya giren üstü başı dağınık biri tarafından o bankanın satın alınması gibi… Evet, herkes ona pasaklı bir gariban olarak bakmıştı ama o, bakanların mevduatlarının da içinde bulunduğu bankayı satın aldı…

İşte tam da bu noktada devletlere ya da onu temsil eden şahıslara çok iş düşüyor. En başında da çok iyi bir sezgi… Olayların ya da onu sergileyen kişi ya da grupların davranış kalıplarını ve onlardaki değişimi iyi kavramak, birçok problemin önüne geçebilecektir… Yeter ki inkâr olmasın… Yeter ki takip ile fikir özgürlüğü arasındaki hassas çizgi ihlal edilmesin…