Yeterince farkında mıyız bilmem; ama etrafımızda her geçen gün “hakikat noterleri ve davranış falcıları”nın sayısı artıyor. Bu, işimizin hem ulusal hem de uluslararası zeminde daha da zorlaşacağı anlamına geliyor.

“Hakikat noteri” için asla bir başka “doğru”nun olamayacağı, “davranış falcısı” için de okunamayacak bir niyetin bulunamayacağı bir zeminden bahsediyorum. Bu zeminde kiminle neyi müzâkere edebileceğiniz çok “belirgin bir belirsizlik” olarak ciddi bir sorun haline gelir.  

Dinî nizam/intizamların sekülerizm ya da kapitalizm gibi beşeri sistemler tarafından kuşatıldığı bir dünyada insanın fıtratına daha uyumlu olanlar da devre dışı bırakılmıştır. “Bazı ihtiyaçlar vardır ki bunlar sadece din tarafından tatmin edilir.” diyen ABD’li din sosyoloğu Andrew M. Greeley de benzer bir düşüncenin müellifidir.

İlişkilerimizin her alanda çok daha belirgin, gelenekler içerisinde izi sürülebilir bir zeminde olması gerekir. Ani ve radikal hatta ithal bir takım değişimler bu geleneksel izleme imkânından bizleri mahrum bıraktığı için etrafımızdaki değişimleri okumakta çok daha zorlanır hale geldik.

Üstelik bu zorlanma sadece işi sosyoloji, sosyal psikoloji ya da psikoloji vs. sahasında olmayanlara yönelik değil bizzat içerisinde olanları da kapsayan bir zorlanmadır.

Belirsizlikler ya da dayatılan “tek” ile umutsuzlaşan kitleler, ayakta kalma ya da değerlerini koruma endişesiyle çok daha kırılgan ve elbette saldırgan hale geliyorlar. Belki de belirsizliklerin ya da zorunlulukların, insanı saldırganlaştıracağını bilenler bu zemini “planlı” olarak hazırlıyor. Bu, hiç yabana atılmaması gereken bir durumdur.

Peter Berger de; “Güncel olaylara ilişkin analizlerinde dini göz ardı edenler, büyük bir tehlikededirler” diyerek başka bir işin bir başka veçhesine ışık tutuyor aynı zamanda. İnançları tamamen devre dışı bırakan pozitivizm, bilimlerin arasına da kalın ve aşılmaz yüksek duvarlar örerek, “dozunda geçişkenlikler”i ortadan kaldırarak da çaplı ve derinlikli fikir üretimlerinin önünü tıkamıştır.

“Peki, bahsettiğimiz sebepler dolayısıyla meydana gelen değişimler ve genel anlamda dünyada arz-ı endam eden tablo nedir?” sorusuna da Wuthnow çok manidar ve çok ilginç olarak şu cevabı veriyor;  “Bazı durumlarda bu dönüşüm, ‘ruhaniyet’e, yani geleneksel, kurumsallaştırılmış dine nazaran daha bireysel, özelleştirilmiş ve esnek bir dine yönelik artan ilgi olarak açıklanabilir.”

Evet, işte bugün yaşadıklarımızı anlamlandırmaya çalışırken neden bu kadar zorlandığımızın çok önemli bir izahı daha ortaya çıkmaktadır. Necip Fazıl’ın “Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden” mısrasını da hatırlatan bu hal, inşa’Allah “Din de gitti dünya da gitti elimizden” safhasına test etmiyordur. Çünkü bu anlamda ki umutsuzluk bir müminin şiarı asla olamaz.

Ukbâsız bir dünya olamayacağı gibi, dünyasız bir ukbâ da olamaz. Zira imtihan, cennet ve daha pek çok ulvî akide, insanı ve onun hayatını anlamlandıran her şey ortadan kalkar.

Neticede insanın ve insana dair olanın konuşulamadığı; “hakikat noterlerine ve davranış falcıları”na ait bir dünyada, konuşulacak başkaca şey de kalamaz; hassasiyetimizin sebebi, işte bu “çok ciddi” durumdur…