Batum’a indiğimizde bizi dilenci çocuklar karşılıyor. Ayaklarımıza sarılıyorlar. Bırakmıyorlar para vermeden.
-Ne olur abim. Kurban olurum sana. Bir lira güzel ağabeyim.
Bazılarımız para verip kurtuluyor. Bazılarımız ciddi mücadele veriyor. Çocuklardan biriyle konuşmaya çalışıyorum. Azeri olduğunu söyleyip yeminler ediyor. Adını sorduğumda yanındaki arkadaşıyla Gürcüce bir şeyler konuşuyor. Arkadaşı Ayşe diyor, O da bana Ayşe imiş diyor. Çocuk işte… Sonradan onların Ezidi Kürtler olduğunu öğreniyorum.
Batum’da ibadete açık tek cami var. Adı “Orta Cami”. Caminin altında bir çay ocağının önünde Elazığlı arkadaşlarla sohbet ediyorum. Çay güzel, muhabbet derin. Ben onlara oraları soruyorum, onlar bana İzmir’i falan soruyor. Hepsi fuhuş ve kumar sektöründen rahatsız. Ama şehrin ekonomisi neredeyse tarım dışında sadece bu sektörlerle anılıyor. Hafta sonu iğne atsan yere düşmez diyorlar. Tam da bu arada bir ihtiyarın oturduğumuz masanın altından bir şey aldığını fark ediyorum. Dikkatli baktığımda sohbete dalıp yere attığım izmariti alıp çöp tenekesine attığını fark edip utanıyorum.
Vedalaşırken oradaki masanın altından izmariti alıp çöpe atan ihtiyar Allah’a emanet olun diyor. Yanına yaklaşıyorum. Seksen yaşının üzerinde, suratının bir tarafı morluklar içinde, içim burkuluyor. Çingeneler hırpalamış. Kendisinin Ahıska Türk’ü olduğunu öğrenince yanına ilişiyorum.
-Amca burada ne iş yapıyorsun?
-Bekçiyim.
Ayakta duramayan ihtiyarın bu cevabı beni şaşırtıyor. Caminin bekçisiymiş. 9 yaşında ailesiyle Sibirya’ya sürgün etmişler. Kaçtıklarını, işkence gördüklerini anlatırken sesi titriyor… Benim de gözlerim doluyor.
-Batum’da 3 büyük cami vardı. Komünistler zamanında ikisini yıktılar bir bu kaldı. Onu beklemek de bana düştü.
Bunu söylerken acılı yüzüne küçük bir gülümseme oturuyor. Şehirde çok Türk olduğunu söylüyor. Gürcülerin de yüzde yirmisi Müslüman diyor. Peki, diyorum, tek cami yetiyor mu? Köylerde var merkezde yok, diyor. Caminin Türklerden çok genelde Gürcü cemaati varmış. Allah razı olsun, paramı Türkiye ödüyor, diyor. O lafa o kadar çok anlam yüklüyorum ki, susuyorum. Elini öpüp ayrılıyorum. Karşı lokantada patlıcan kebap, pilav, biber dolması yiyoruz. Kendi kendime ne kadar bizden, ne kadar yabancı bir şehirdeyiz diyorum.
Batum’da gezerken kendimi zaman makinasına girip Türkiye’nin seksenli yıllarında gibi hissediyorum. Şükredecek ne çok şeyimiz var diyorum. Ama yolu düşenlere teleferiğe binip adını telaffuz edemediğim o tepeye çıkmalarını öneririm. Şehri panoramik olarak görüyorsunuz. Ve akşamın ışıkları bütün kirliliğini saklıyor.