Her ailenin bir öyküsü vardır, her ailenin bir tarihçesi vardır, her ailenin kendine özgü bir yaşam tarzı vardır. Toplumların da belli bir belleği, kelime hazinesi, dimağı, kültürü ve medeniyeti vardır. İnsanoğlu geçmişinden kaçamaz, kaçmamalıdır. İnsanoğlu kökenini merak etmeli, köklülük duygusunu yitirmemeli ve içinde yetişip büyüdüğü kültür ve medeniyetiyle aidiyet bağını koparmamalıdır. Aileler evlatlarını bu farkındalıkla yetiştirmeli, aile, millet ve ve toplumla bağını sağlamlaştırmalıdır.

Bireyselleşme ve materyalizm sonucunda aileler gerçek fonksiyonları olan, eğitim, terbiye ve kültürleme yani değer aktarımı gibi görevlerini yerine getirmekte zorlanmaktadır. Anne babanın evlatlarını yetiştiremediği durumda çok sayıda faktör devreye girmekte ve çocuklarımızı elimizden almak için her türlü çabayı sergilemektedir. Evden uzaklaşma ve evde kalmamak günümüzde giderek artan sorunlardır. Evde olmayınca anne babalar ebeveynlik görevlerini, bakıcılara, öğretmenlere, büyük ebeveynlere, gençlik kulüplerine ve STKlara, belediye bilgi evlerine part time devretmektedir. Evde olmak demek evde fiziksel olarak bulunmak demek değildir. Evde olabilirsiniz ama vaktinizi çocuklarınıza değil de sosyal medyaya ayırdığımızda evde olmuş olmuyoruz. Çocuk büyütmek onlara maddi destek, ev ve arsa almak demek değildir. Çocuğumuza psikolojik ve sosyal anlamda destek olmak onlarla ilgilenmek demektir. Günümüzde aile bireyleri evleri artık otel gibi kullanmakta, evde kaldıkları süreyi birbirleriyle ilgilenmeden geçirmektedir.

Anne babalar olarak bizler, çocuğumuzun hem ebeveyn hem mürebbiyesi yani eğitmeni, hem psikoloğu hem de pedagogu olmalıyız. Onların ilgilerini, kaygılarını, bireysel farklılıklarını herkesten daha iyi bilmeli, onları her yönden tanımalı ve onların sadece maddi gelişimlerini değil manevi ve ontolojik gelişimlerini de takip etmeliyiz. Çocuk ailede kendini iyi hissetmeli, ailesiyle bağını kurabilmelidir. Zira ailede kendini var hissedemeyen çocuk; aileden uzaklaşarak ev dışı ortamlarda kendini değerli hissetmeye başlar ve zamanla evden kopar.

Artık evlerimiz giderek otel gibi kullanılmaya başlandığı için çocuklarımız da anahtar çocuk haline gelmeye başladılar. Yani bizler evi sosyalleşmek, manevi değerleri aktarmak için kullanmadıkça, çocuklarımızı anlamaya ve tanımaya çalışmadıkça, onları ailede huzurlu hissetmeleri için motive etmedikçe evin ruhu kaybolur, resmi bir formata bürünür adeta bir otele döner. Böyle bir durumda çocuklarımızın eviyle tek bağı anahtarları olur, kapıyı açıp girmek için kullandıkları anahtarları. Böyle bir çocuk evi sadece fiziksel ihtiyaç ve amaçlarla kullanır.  

Evlerin fonksiyonlarını yitirmesi hususu, üzerinde durmaya değerdir. İnsanımızın maddi durumunun düzelmesiyle birlikte artık aileler eve daha az uğramakta, yemekler lüks lokantalar ve kebapçılarda yenmekte, bir yemek için çok fahiş fiyatlar ödenmektedir. Ütü kuru temizlemecide yapılmakta, basit dikişler bile artık terzide yapılmaktadır. Ailede birlik ve bütünlüğü sağlayan ve önemli bir ihtiyaç olan ve “hizmet davranışı görme” gereksinimini gideren bu tür aile içi eylemlerin azalması olumsuz anlamda bireyselliği artırmakta ve Türk aile yapısını giderek daha fazla deforme etmektedir. Böylece aile üyeleri birliktelik duygusunu ve bir şeyleri beraber yaparak, sorunları el birliğiyle çözme hissini yitirmekte ve kırılgan aile daha fazla görünür hale gelerek dayanıklı aile modeli azalmaktadır. Unutmayalım ki aile çözülürse bir araya gelmesi zorlaşır, çözülmeden ve dağılmadan gerekli sosyolojik önlemler alınmalıdır.

Aile aynı zamanda manevi bir atmosfere sahiptir. Ailede din, değer ve gelenek öğrenilir. Aile bize akrabalarımızı, mahallemizi, büyüğümüzü, küçüğümüzü öğretir bizi sosyalleştirir. Bir çocuğun kökeniyle uyumlu olması, köyüne ve toprağına yabancılaşmaması, ülkesine ve milletine sevda duyması gibi hassasiyetleri aile öğretir. Aile içinde insanoğlu yaşama nasıl bakacağını, hangi davranış ve yaklaşımların kendisine uygun olacağını, adab-ı muaşerati, görgü kurallarını, din ve manevi büyüklerini öğrenir. Hayatına nasıl anlam katacağını, dünyada nasıl yaşaması gerektiğini, kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, yaşamdaki hedefinin ne olduğunu belirlemesine katkı sunan yegane ortam ailedir.

Aile bize ontolojik büyüme fırsatı sunar. Kimliğimizi, sorumluluğumuzu, davamızı, mücadele bilincini, sınırlarımızı öğretir. Duayı, sabrı, tevekkülü, hasbiliği, fedakârlığı ve alicenaplığı ailede öğrenir.

Aile sadece karnımızı doyurduğumuz, fiziksel ve barınma ihtiyaçlarımızı giderdiğimiz, uyuduğumuz bir yer değildir. Hayatla bağımızı ilk olarak ailede kurarız. Aile bize sorunlara bakış açımızın nasıl olması gerektiğini, yaşamda kendimizi nereye konumlandıracağımızı öğreten ve yaşam için kerteriz oluşturan kutsal bir mekandır. Ancak aileye böyle baktığımızda değerini anlarız. Aileyi önemsememiz ve geleceğimizi kurtarabilmemiz onu gerçek fonksiyonlarını yerine getirmesini sağlayacak eski konumuna döndürmekle mümkündür. Şu anda aile neredeyse suni teneffüsle hayatta duruyor, manevi ve ontolojik işlevlerinin çoğunu yerine getiremiyor.

Selametle…