Tık… Tık… Tık… Tık…

Daktilo acemiyim tek tek

basıyorum tuşlara. Bir taraftan da sesleniyorum.

-Şabaaan (Abak), buraya ne

yazacaktım!

-Çiçeklenmiş yumruklarım.

Saat gecenin ikisi. Türkiye Yazarlar Birliği’nin Hatay Sokak’taki yetersiz mekanında iki kişi kalmışız. İşhanı çoktan kapanmış. İçeri dışarı giriş çıkış yok. Açız, sadece çay var. Ama kıpır kıpırız. Koltuğa çıkıyorum, masaya oturuyorum, ayağa kalkıp yüksek sesle yazdığım kısımları okuyorum. Zavallı Şaban bana katlanmak zorunda kalıyor. Sıkılsa da yalnız bırakmıyor. Bir o mahkum oluyor. Bir ben cellat oluyorum. Bazen değişiyoruz rolleri. Kimsenin bizden haberi yok. İki kişilik bir tiyatro oyunu yazmaya çalışıyorum. Papatya yetiştirmenin suç olduğu SUSTUNYA ülkesinde idamı bekleyen bir mahkumla, cellat Yazarlar Birliği’nde sigara üzerine, sigara içiyordu. Ankara kirli, Ankara soğuk. Camlar sonuna kadar açık.

Durup dururken bu hale gelmedim. Pink Floyd’un “The Wall” filmine gittik. Hem de iki kere. Üstüne üstlük tuttuk Nuri Pakdil’in oyunlarını okuduk. Bir de masada evirip çevirip okuduğum İsmet Özel’in “Celladıma Gülümserken / Çektiğim Son Resim Arkasındaki Satırlar” kitabı tabanca gibi duruyordu. Yani bir sürü tetikçim vardı.

Nuri Pakdil çağdaş insanın yaşadığı bunalımı, yeryüzündeki haksızlıkları, sömürü ve işkenceyi kelimeleri bedenleştirerek anlatıyordu. İnsanın tanrıdan uzaklaşmasının kendisinden uzaklaşmak olduğunu, modern insanın yalnızlığının yeryüzünü bir hücreye çevirdiğini absürt bir dille işliyordu. Pink Floyd çözümsüzdü. Kurtlanıyor, çıldırıyordu. Pakdil bir bardak su gibi berrak çareyi gösteriyordu.

Tiyatro yapmak istiyordum. İçimdekileri bağıra çağıra söylemek istiyordum. Nuri Pakdil oynamak çok keyifli olurdu. O zamanki şartlarda oynanması imkansız gibi geliyordu. Para, pul, sahne, seyirci, kostüm, ışık, hiçbir şeyimiz yoktu. Çaresiz kendim çalıp kendim oynayacaktım. Boyumu aşan işlere kalkacaktım. Bir ranza bulup, kartondan bir pencere yapacaktım. Yanıma bir deli daha bulursam her şey tamam diyordum. O oyun hiç bitirilemedi. Aklımda ukde olarak kaldı.

Duydum, Nuri Pakdil’in oyunu sahnelenecekmiş. Danışma kurulunu Mürsel Sönmez, Asım Gültekin ve Bedir Afşin’in oluşturduğu oyunun yönetmenliğini Usame Varol yapıyormuş. “Korku”, 23 Mart’ta Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde perde açacakmış. Heyecanla bekliyorum. Sırf onun için İstanbul’a gideceğim.

Bu yazıyı yazarken aklıma geldi. Kim bilir? Bir yerlerde bir genç Şahan daha çıkmış bir şeyler yapmaya çalışıyordur. Ondan ne kadar haberimiz var. Haberimiz olsa destek olur muyuz?

Yıkılırsa sahnem

Bilinir gölge ve gerçek

Yokuşumda yorulan mavi

Gözlerinde eskiyen zaman

Her şey bir damla su inan

Ölmem için yetecek

Yırttım bak bütün adreslerimi

“Şehrin damarlarına isyan

basıyorum”

Kuşlar biriktiriyorum

Alnımın ortasına

Beni gören çocuklar

Hemen büyüsün diye

Yeter ki sen

Gülü / ver