Dün Eğitim-Bir-Sen İzmir şubesinin düzenlediği “Düşünce ve Gönül Dünyamızın Mimarları” sohbetlerinin 4’üncüsünün konuğu Asım Gültekin’di. Gültekin, sürenin kısıtlılığı içinde bizlere iyi bir okuyucusu, hatta anlayıcısı olduğu Rasim Özdenören’i anlattı. Keyifle dinledim. Ancak ben bu tür şahsiyetlere başlı başına külliyat olarak baktığım için kısa bir süre içinde ancak moda kelimeyle farkındalık oluşturulabilir diye düşünüyorum. Şahsen ben yeniden eksiklerimi tamamlamaya karar verdim. Özellikle son yıllarda kaçırdı- ğım eserlerini yeniden okuyacağım.

Rasim Özdenören’den bahsederken, üstadın Batı’nın bilimini almak konusundaki eleştirilerine de değindi. Hatta kul hakkı kavramı olmadan insan hakları kavramının bir zemine oturtulamayacağından bahsetti. Aslında

bu konular birçok kişinin düştüğü bir tuzaktır. Gençliğimden beri de izlediğim bir tartışmanın konusudur. Batı’nın bilimini, teknolojisini onun ahlakını almadan alabilir miyiz? Ya da tersten okursak, Batı buna izin verir mi? Tartış- maya ucundan kıyısından bugün ben de bulaşmak istiyorum.

İnsanlığın gelişim sürecinin dayandığı nokta, kayıtsız şartsız güce biatdır. Teknoloji ve bilim artık güç sağlayıcıdır. İnsanlığa hizmet parolasını çoktan yitir- miştir. En iyi bomba, en iyi silah o gücü kazandırmaktadır. Tam da burada tarihe bile başvurmadan bugün hemen yanı başımızda döktükleri yüz binlerce insa- nın kanı üzerine ne demeliyiz? Bizim Ayhan’ın dediği gibi, Batı’nın ahlak ölçüsünü kırmızı ışığa riayet etmeleri, korna çalmamaları, yerlere çöp atma- maları, hayvanları korumaları, kibar

ve nazik oluşları, birbirlerinin yaşam tarzına karışmamaları gibi yerlerden ele alabiliriz. Buna tırnak içinde medeniyet algısı yüklersek, bunca kan ve sömürüyü, adaletsizliği temizler mi?

Ahlak dediğimiz kuralların birçoğu toplumda yaşarken, yani paylaşırken nasıl davranacağımızı anlatır. Sade-

ce maddeyi değil, mekanı, eylemi, sözü nasıl paylaşacağımızı anlatır. Materyalist felsefe aslında bilimi “put”laştırmıştır. Daha önce de yazmış- tım sanırım. Mühendisleri rahip, bankaları kilise, üretim ritüellerini ibadet haline getirmiştir. Bu sanal soysuz dinden bütün insanlığın ve bütün din- lerin uygulamada etkilenmediğini kim söyleyebilir?

İnsan bir bütündür. Davranışları, dili, kıyafeti, dinlediği müzik hepsi bütünün parçalarıdır. Hepsi de üretim tüketim ilişkisi içindedir. Yani buradan bakıl- dığında Batı’nın bilimini alıp ahlakını almayalım sözü iflas etmiştir.

Yine her şeye bilimsel yaklaşan kafa sahipleri mânâyı kaybediyorlar. Aşk’ı, korku’yu, sevinç’i hormonal salgılar sanıyorlar. Oysa hayatı hayat yapan ona yüklenen manadır. Onlar için sadece suyun buharlaşıp yoğunlaşmasıyla tek- rar dünyaya dönmesinden başka bir şey olmayan yağmur bizim için rahmettir, şiirdir anlamazlar…

Gülü gülden sormalı Bülbül hep abartır biraz

Şu deli deli akan su yeşili

Her gece acılarla yıkanan bakış

Yüreği ağzında çocuğunu bekleyen ana gibi Pencere pervazlarında dert sahibi

Şiire sığmayan uçurumlar gibi

Bu sabah İzmir gibi

Korkunç ve güzel ağlıyorsun

Diyorum

Her damlada kırılan bir cam sesi Gövdemde çınlayan rüzgar

Siren sesleri arasında koşan Çıplak çocukların nefesi

On yedi yaşım gibi Ne ateş sönüyor Ne su buharlaşıyor Bu nasıl yağmur Diyor