Anayasa Mahkemesi önemli bir karar verdi.
Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yıllardır tartışılan iki kelimeyi, “süresiz olarak” ifadesini iptal etti.
Ama önce meseleyi doğru anlatalım.
Nafaka kaldırılmadı. Yoksulluk nafakası ortadan kalkmadı. Çocuk için ödenen iştirak nafakasına da dokunulmadı. Kaldırılan şey, boşanmanın ardından yoksulluğa düşen eşe bağlanacak nafakanın daha baştan süresiz olmasını öngören hukuki yapı.
Karar 30 Haziran 2027’de yürürlüğe girecek. Şimdi önümüzde dokuz aylık son derece önemli bir dönem var. TBMM yeni düzenlemeyi yapacak.
Ve asıl mesele şimdi başlıyor.
Çünkü yıllardır süresiz nafakanın yarattığı mağduriyetleri konuşuyoruz. Çok kısa süren bir evliliğin ardından yıllarca devam eden bir mali yükümlülüğün ortaya çıkması, boşanmış iki insan arasındaki ekonomik ilişkinin belirsiz bir geleceğe taşınması ciddi bir hukuk tartışmasıydı.
Anayasa Mahkemesi de kararında tam olarak bu denge problemine işaret ediyor. Bir tarafta boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen kişinin korunması, öteki tarafta nafaka ödeyen kişinin süresi önceden öngörülemeyen bir mali yükümlülük altında kalması var.
Fakat şimdi çok önemli bir hata yapmamak gerekiyor.
Bir mağduriyeti ortadan kaldırırken başka bir mağduriyet üretmeyelim.
Hayatı yalnızca kanun maddelerinden ibaret sanırsak yanlış yaparız.
Düşünün…
Otuz yıl evli kalmış bir kadın.
Evliliği boyunca çocuklarını büyütmüş, evini çekip çevirmiş, bu nedenle çalışma hayatından uzak kalmış. Elli beş yaşında boşanmış. Mesleği yok, düzenli geliri yok, emekliliği yok. Belki ağır bir hastalığı var. Belki engelli. Belki yıllar sonra yeniden çalışma hayatına girip kendi geçimini sağlaması fiilen mümkün değil.
Şimdi bu kadınla, iki yıl evli kalmış, otuz yaşında, mesleği ve çalışma imkânı bulunan bir insanı aynı cetvelle değerlendirebilir miyiz?
Bence tartışmanın düğümlendiği yer burası.
Yeni sistemin ihtiyacı yalnızca “süre koymak” değildir.
İhtiyacımız olan şey hakkaniyet koymaktır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde de evliliğin süresi, tarafların yaşı, sağlık durumları, ekonomik ve sosyal şartları, çalışma hayatına katılabilme ve kişinin kendi geçimini sağlayabilme imkânları gibi unsurların önemine dikkat çekiliyor.
Öyleyse Meclis yeni yasayı yaparken aile mahkemelerinin elini bağlamamalı.
Genel kural süreli nafaka olabilir. Ancak hâkimin önündeki insanın gerçek hayatını görebileceği bir istisna alanı da bulunmalı.
Hâkim dosyaya bakmalı.
Evlilik kaç yıl sürdü?
Taraflar kaç yaşında?
Kadın ya da erkek çalışabilecek durumda mı?
Sağlık durumu nasıl?
Evlilik sırasında çocukların ve ailenin bakımı nedeniyle mesleğinden vazgeçmiş mi?
Yeniden ekonomik bağımsızlığını kazanması gerçekçi mi?
Başka geliri veya mal varlığı var mı?
Bütün bunların cevabı aynı değilse nafakanın süresi de herkeste aynı olmak zorunda değildir.
Çünkü adalet herkese aynı şeyi vermek değildir; aynı durumda olmayan insanları aynı durumda kabul etmemektir.
Süresiz nafaka tartışmasının çözümü, boşanmış insanları hayatlarının sonuna kadar birbirine ekonomik olarak bağlayan otomatik bir sistemle, gerçekten korunmaya ihtiyacı bulunan insanları birkaç yıl sonra kendi kaderine terk eden katı bir sistem arasında tercih yapmak zorunda değil.
Üçüncü bir yol var:
Hâkime takdir alanı bırakan, gerekçesini somut olaya dayandıran, istisnayı istisna olarak koruyan bir sistem.
Örneğin çalışma gücünü önemli ölçüde kaybetmiş, ileri yaşta, uzun evlilik sonrasında ekonomik bağımsızlığını yeniden kazanması objektif olarak mümkün görünmeyen bir eş bakımından mahkemenin çok uzun süreli, gerekli şartlarda yaşam boyu nafakaya hükmedebilmesinin önü kapatılmamalı.
Ama bunun adı artık otomatik “süresiz nafaka” olmamalı.
Bunun adı somut olayın gerektirdiği nafaka olmalı.
Türkiye şimdi tam da bunu tartışmalı.
Meseleyi kadın-erkek kavgasına dönüştürmeden…
Nafaka ödeyeni peşinen zalim, nafaka alanı peşinen mağdur kabul etmeden…
Ya da tam tersini yapmadan.
Dosyaya, insana ve hayatın gerçeklerine bakarak.
AYM iki kelimeyi iptal etti.
Şimdi Meclis’in önünde daha zor bir görev var:
Süresizliği kaldırırken güvencesizliği yaratmamak.
Çünkü hukuk terazisinin bir kefesindeki haksızlığı kaldırırken öteki kefeye yeni bir haksızlık koyarsanız, teraziyi düzeltmiş olmazsınız.
Sadece mağdurun yerini değiştirmiş olursunuz.