Tarihsel bağlar ve sarsılmaz bir devlet aklı üzerine inşa edilen Türkiye-Azerbaycan kardeşliği, Avrasya jeopolitiğinin en güçlü kilit taşıdır. Tam da içinden geçtiğimiz bu hassas süreçte yapılması gereken en hayati ve yegâne iş; tüm bu nifak girişimlerine karşı "kardeşliğimizi kimse bozamaz" iradesini akıllıca ve tavizsiz bir şekilde ortaya koymaktır.
Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) Ankara Zirvesi gibi tarihi bir buluşmaya hazırlandığı, Türk dünyasının kurumsal bir çatı altında tek yumruk olmaya yürüdüğü son derece stratejik bir eşikten geçiyoruz. Tam da şu günlerde küresel aktörler, Zengezur Koridoru üzerinden şekillenecek yeni Avrasya denklemini sabote etmek için pusuda beklerken; bir iki talihsiz açıklama veya anlık kriz üzerinden fırtınalar koparılması asla tesadüf değildir. Hedef, Sayın Aliyev'in Ankara Zirvesi'ne olası katılımı üzerinden verilecek o büyük birlik fotoğrafını zedelemek, suni krizlerle Türk dünyasının lokomotifi olan Türkiye-Azerbaycan eksenini çatlatmaktır.
Unutulmamalıdır ki devletler; tek bir olay, bir fevri çıkış veya sosyal medyaya yansıyan bir-iki açıklama üzerinden dış politika belirlemezler. Köklü devlet aklı; politikalarını konjonktürel rüzgârlara göre değil, geçmişten geleceğe uzanan derin ilişkilere ve sarsılmaz stratejilere dayandırır. Bin yıllık bir teşkilat birikimine sahip olan büyük devletler, bir anlık öfkeyle veya suni gündemlerle rotalarını değiştirmez, stratejik bir kırılma yaşamazlar.
Türkiye ve Azerbaycan arasındaki bağ; diplomatik bir antlaşmanın, konjonktürel bir çıkar ortaklığının veya sıradan iki komşu devletin sınır komşuluğunun çok ötesindedir. Bu ilişki; Enver Paşa’nın emri ve Nuri Killigil Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu’nun Bakü’de döktüğü bağımsızlık kanıyla mayalanmış, Karabağ’ın azatlığı uğruna toprağa düşen şühedanın hatırasıyla perçinlenmiş ontolojik bir varoluş zeminidir. Bu sarsılmaz kardeşliğin arkasında sadece ortak bir tarih değil; asırların süzgecinden geçmiş ortak acılar, ailelerin silinmez hatıraları ve hepsinden önemlisi "Bir Millet, İki Devlet" mefkûresinin omuzladığı gelecek nesillerin kaderi yatmaktadır.
Şuşa Beyannamesi ile askeri, siyasi ve ekonomik olarak etle tırnak haline gelen bu iki devletin yükselişi, bölgesel ve küresel birçok emperyalist aklın uykularını kaçırmaktadır. Karabağ’da sahada bileği bükülemeyen, Zengezur vizyonuyla Avrasya’nın kilidini kırmaya hazırlanan Türkiye-Azerbaycan ittifakı, bugün çok daha sinsi, çok daha asimetrik bir saldırı altındadır. Son zamanlarda özellikle sosyal medya mecraları üzerinden körüklenen, suni krizler yaratarak iki toplumun sinir uçlarıyla oynayan dijital provokasyonlar, tam da bu "Büyük Oyunu" bozulanların başvurduğu 5. Kol faaliyetleridir.
Böylesine devasa bir tarihi ve stratejik değeri; birkaç şuursuz paylaşıma, üç beş kışkırtıcı söze, popülizme ve sosyal medya platformlarındaki ucuz beğeni (like) uğruna feda edemeyiz. Günlük siyasi tartışmaların, sığ sosyal medya kavgalarının ve bazı kişilerin anlık duygusal çıkışlarının, bin yıllık Türk devlet aklının vizyonunu perdelemesine asla müsaade edilemez.
Devlet Bahçeli’nin Devlet Aklıyla Uyarısı
İşte tam bu noktada, Türk siyasetinin aksakallarından, Milliyetçi Hareket Partisi Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin Azerbaycan’ın 18 Ekim Bağımsızlığın Yeniden Sağlanması Günü dolayısıyla yaptığı açıklama, sadece bir tebrik mesajı değil; aynı zamanda nifak odaklarına karşı devlet aklıyla verilmiş en net uyarıdır.
Sayın Bahçeli’nin, “Biz aynı soydan bir ananın iki oğluyuz. Ezelden ebede dinimiz, dilimiz, aşkımız, yolumuz birdir. Sevdamız da kavgamız da birdir” şeklindeki tarihi çıkışı, son günlerde sosyal medya üzerinden oluşturulmaya çalışılan suni çatlaklara vurulmuş en sert tokattır. MHP Liderinin "Bundan geri dönüş olmayacaktır" vurgusu, Türkiye-Azerbaycan ittifakının günlük polemiklerle sarsılamayacak kadar ontolojik bir bütünlük olduğunu tescil etmektedir.
Aydınların ve Aksakalların Tarihi Sorumluluğu
İşte tam bu kırılma noktasında, "Devlet Aklı" kadar "Milletin Vicdanı"nın da devreye girmesi elzemdir. Bugün aydınlarımız, münevverlerimiz konuşmalıdır. Ancak tribünlere oynamak, hamaset yapmak veya daha çok ön planda kalmak için değil; hakikatin ta kendisini, doğruyu söylemek için sahaya inmelidirler. Aydının görevi; kendi siyasi veya ideolojik görüşünü dayatmak, kitleleri kendi sığ taraflarına çekmek değil, insanları derinlemesine düşünmeye, meseleleri stratejik bir akılla okumaya sevk etmektir. Çünkü aydının asli vazifesi sahnede alkış toplamak, popüler olmak değil; toplumun sarsılmaz vicdanı ve pusulası olmaktır.
Türk dünyasının manevi mimarları olan "Aksakallarımız" bu dijital gürültü karşısında asla susmamalıdır. Toplumu zehirlemeye çalışan nifak tohumlarına karşı, bilgeliğin ve tecrübenin o ağırbaşlı duruşunu sergilemelidirler. Aynı şekilde, medyamıza ve gazetecilerimize de hayati bir görev düşmektedir. Tıklanma kaygısıyla, teyit edilmemiş her bilgiyi, her kışkırtıcı görüntüyü veya provokatif iddiayı doğrulamadan yayımlamak; habercilik değil, düşmanın psikolojik harekâtına bilerek veya bilmeyerek su taşımaktır. Yazarlarımız, kalemlerini toplumun açılan yaralarını derinleştirmek, fay hatlarını tetiklemek için değil; aksine bu yaraları iyileştirmek, kardeşlik bağlarını tahkim etmek için kullanmalıdır.
Duygu Değil Akıl, Nefret Değil Hakikat
Bugün Türk dünyasının ve bilhassa Türkiye-Azerbaycan ekseninin en çok ihtiyaç duyduğu şey; daha fazla ses, daha fazla karşılıklı suçlama, klavye kahramanlığı ve daha fazla çatışma değildir. Bize sükûnet, akıl, vicdan, dürüstlük ve tarihi bir sorumluluk şuuru gerekmektedir.
Ankara ile Bakü arasında, şehitlerin kanıyla kurulmuş o sarsılmaz kardeşlik köprüsünü korumak; siyasetçisinden gazetecisine, akademisyeninden sokaktaki vatandaşına kadar hepimizin boynunun borcudur. Bu mukaddes köprüyü korumanın ilk şartı ise şudur: Önce dilimizi yalandan, dezenformasyondan ve zehirden; sonra kalbimizi yersiz nefretten, zihnimizi ve düşüncemizi ise küresel güçlerin içimize sızdırdığı o sinsi provokasyonlardan korumalıyız.
Türkiye-Azerbaycan ilişkileri; günlük siyasete, şahsi kaprislere ve algı operasyonlarına kurban edilemeyecek kadar kutlu bir yürüyüştür. Parolamız net olmalıdır: Duygu değil, akıl! Nefret değil, hakikat! Çatışma değil, bilgelik!
Bugün toplumumuzun, üzerimize çöktürülmeye çalışılan o suni karanlığı yırtacak bir aydınlığa ihtiyacı vardır. O meşaleyi yakmak, hakikat ışığını harlamak ve Türk milletinin sarsılmaz kardeşliğini geleceğe taşımak ise her şeyden önce Gaspıralı İsmail Bey’in o asırlık "Dilde, fikirde, işte birlik" şiarını şiar edinmiş, devlet aklıyla hareket eden aydınlarımızın, gazetecilerimizin ve kanaat önderlerimizin omuzlarındaki en büyük tarihi sorumluluktur.