Türk devlet aklını, o binlerce yıllık sarsılmaz devlet teşkilatı geleneğimizi ve devletin varlığını idrak edemeyenlerin, yüce Meclis çatısı altında sergiledikleri sığ siyasi ergenlikler maalesef bizi şaşırtmıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 Ekim 2026 tarihli yeni yasama yılının açılışında, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Genel Kurul’a teşrif ettiğinde ayağa kalkmayan ve salonu terk eden o marjinal muhalefet aklı; aslında sadece Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına değil, doğrudan Türk devletine, anayasal düzene ve milletin demokratik iradesine sırtını dönmüştür.

Devlet, yalnızca resmi binalardan ve bürokratik teamüllerden ibaret ruhsuz bir mekanizma değildir. Devlet; asırların süzgecinden geçmiş bir hafıza, kanla yazılmış bir bedel ve hepsinden önemlisi milleti bir arada tutan mukaddes bir "baş"tır. Türk medeniyet tasavvurunda "başsız" gövde olmaz. Baş, devlettir. Baş, milletin yegâne temsil makamıdır. Hal böyleyken, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Sayın Mehmet Uçum’un muhalefetten bazı milletvekillerinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1 yeni yasama yılının açılışında yaptığı bu nobranlığa ve kurumsal saygısızlığa karşı kaleme aldığı uyarı metni, meselenin anayasal ve sistemsel özünü bir tokat gibi malum zihniyetin yüzüne çarpmaktadır. Uçum'un o tarihi uyarısında yer alan tespitler, günlük siyasetin polemikleri değil; devletin varoluşsal işleyişinin temel kaideleridir.

Vesayet Alışkanlıkları ve Yeni Sistemin Gerçekleri

Türkiye’de bazı çevreler, eski parlamenter sistemin o kriz üreten, vesayetçi ve Cumhurbaşkanını sadece törensel, pasif bir "gözetmen" olarak konumlandıran çarpık alışkanlıklarından hâlâ kurtulamamıştır. Oysa Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte devletin mimarisi, milletin doğrudan kararıyla asli rücuuna dönmüştür. Bu yeni sistemde Cumhurbaşkanı sadece "Devletin başı" olarak tanımlanmamış, bizzat "Devlet Başkanı" sıfatı da Anayasa ile kendisine tevdi edilmiştir.

Anayasa'nın 104. maddesi hiçbir yoruma mahal bırakmayacak kadar son derece açıktır; yürütme yetkisi bizzat Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı, Devlet Başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti'ni ve Türk Milletinin birliğini temsil eder. Eskiden olduğu gibi kurumların işleyişine sadece nezaret eden değil; anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını "temin eden" en üst icrai ve kudretli makamdır. Yani ortada sembolik bir figür değil, doğrudan anayasal bir yükümlülük, ağır bir devlet sorumluluğu vardır. Her yasama yılının ilk günü TBMM'de yapılan o açılış konuşması da bu anayasal görevin (Any. m. 104/3) bir gereğidir.

"Halkın İradesinin Devlete Egemen Olması"

Sayın Uçum'un analizinde yer alan en vurucu noktalardan biri şudur: Cumhurbaşkanı hem "Cumhurun" (Halkın) Başkanıdır hem de Devletin Başkanıdır. Yani tarihimizde çok nadir görülen o muazzam kenetlenme gerçekleşmiş; "Halkın İradesi Devlete Egemen olmuştur." Sandıktan yüzde elliden fazla oy alarak, milletin doğrudan teveccühüyle seçilen bir makamın sahibi, artık sadece bir siyasi hareketin lideri değil, kelimenin tam anlamıyla "Ülke Lideri" konumundadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan sonra da bu makama kim seçilirse seçilsin, devletin yürütme organının yetkilisi olmanın yanı sıra, Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etmenin getirdiği o ağır "Ülke Lideri" sorumluluğunu sırtlanacaktır.

Bu gerçek ortadayken; yasama yılı açılışında Devlet Başkanına karşı sergilenen o saygısız tavır, demokratik bir tepki veya siyasi bir protesto değildir. Demokratik muhalefet anayasal sınırlar içinde yapılır, hukukla kavga ederek ve hukuk dışına çıkarak yapılan eylemler demokratik muhalefet sayılamaz. Siyasetin doğasında, pozitif hukuku ve Anayasayı değiştirmeyi talep etmek elbette meşrudur. Lakin, yürürlükte olan mevcut Anayasayı, onun emrettiği kurumları ve halkın yüzde ellisinden fazlasının oyuyla seçilmiş Devlet Başkanını "tanımamak" açıkça gayrimeşrudur.

Başkomutanlık Makamı ve Beka Hassasiyeti

İşin bir de güvenlik ve beka boyutu vardır ki, bu topraklarda siyaset yapan herkesin burayı çok iyi idrak etmesi gerekir. Cumhurbaşkanı; milli güvenlik politikalarını belirleyen, Türkiye Büyük Millet Meclisi adına "Başkomutanlığı" temsil eden ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kullanılmasına karar verme yetkisini elinde tutan yegâne makamdır (Any. m. 104/13, 14 ve 15. fıkralar).

Bugün etrafımız, ateş çemberine dönmüş Ortadoğu'dan Kafkaslar'a kadar savaş senaryolarıyla kaynarken; ordunun Başkomutanına saygısızlık yapmak, sadece bir kişiye değil, o ordunun şerefine ve Türkiye'nin caydırıcılığına da saygısızlık yapmaktır. O makam, sınır ötesinde operasyon yapan Mehmetçiğin, göklerde uçan milli savaş uçaklarımızın ve mavi vatandaki donanmamızın ortak iradesini temsil eder.

Devlete ve Geleceğe Saygı

Dolayısıyla Yüce Meclis'te Cumhurbaşkanı'na gösterilmesi gereken saygı; aktüel siyasetin, parti içi çekişmelerin veya ideolojik saplantıların basit bir malzemesi yapılamaz. Bu saygı meselesini "Devletin Genel İşleyişi" üzerinden okumak zorundayız. Sayın Uçum'un isabetle sıraladığı gibi, bu saygı çok katmanlı bir anayasal ödevdir: Birincisi; halkın genel iradesi olan milli iradeye saygıdır. İkincisi; halkın demokratik iradesi olan seçmen tercihine saygıdır. Üçüncüsü; bizzat Devlete ve onun tarihsel varlığına saygıdır. Dördüncüsü; bundan sonra hangi siyasi mecradan gelirse gelsin bu yüce görevi üstlenecek olan tüm gelecekteki Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlarına saygıdır. Beşincisi ise; hepimizi bir arada tutan toplumsal sözleşmeye, yani Anayasal Düzene uymanın sarsılmaz bir gereğidir.

Elbette her vatandaşın ve milletvekilinin en sert eleştirileri yapma hakkı bakidir. Ancak anayasal hükümlerle sınırları çizilmiş Devlet Başkanının hukukunu korumak, devletin başına ne kadar muhalefet olursa olunsun asgaride olsa nezaket göstermek; vatandaşlık bağının ve TBMM çatısı altında görev yapmanın getirdiği en temel vicdani, ahlaki ve yasal ödevdir. Bu asgari devlet ve millet şuuruyla bağdaşmayanlar, o makamın ihtişamından hiçbir şey eksiltemezler; yalnızca kendi sığ ve köksüz siyasetleriyle tarihin unutulmaz karanlık sayfalarına adlarını yazdırırlar. Devlet aklı büyüktür, bu tür nezaketsizlikleri de kaydeder ve vakti geldiğinde milletin vicdanında mahkûm eder.