Bir zamanlar Türkiye’ye demokrasi, istikrar ve yönetim dersi vermeye kalkan Avrupa’nın sokaklarına bakın şimdi…

Paris’te barikatlar kuruluyor. Brüksel’de polisle göstericiler çatışıyor. Fransa’da on binlerce insan sokaklarda, yüzlerce gözaltı var. Belçika’da öğrenciler eğitim bütçesindeki kesintilere isyan ediyor, sendikalar greve gidiyor.

Avrupa’nın refah vitrininin arkasındaki çatlaklar artık gizlenemiyor.

Elbette gösteri yapmak demokratik bir haktır. Mesele insanların sokağa çıkması değil; yıllarca ekonomik refahı ve siyasi istikrarı kendi tekelinde gören Avrupa’nın, bugün vatandaşlarına verdiği sözleri yerine getirmekte zorlanmasıdır.

İşte tam burada Türkiye’nin son yıllarda sıkça tartışılan ama yeterince değeri bilinmeyen bir kazanımı öne çıkıyor: Siyasal istikrar.

Türkiye, çevresinde savaşların yaşandığı, küresel ticaret yollarının tehdit altında olduğu, enerji ve güvenlik dengelerinin yeniden kurulduğu bir dönemde yönetimde sürekliliğini koruyor.

Üstelik bunu sıradan bir coğrafyada yapmıyor.

Karadeniz’de savaş, güneyinde çatışmalar, Ege’de gerilim, Orta Doğu’da bitmeyen krizler…

Bütün bu ateş çemberinin ortasında Türkiye, savunma sanayiinden enerji yatırımlarına, diplomatik girişimlerden ulaştırma projelerine kadar uzun vadeli politikalar yürütebiliyor.

Bu, siyasi istikrarın sağladığı önemli bir avantaj.

Türkiye’nin enflasyonu yok mu? Var. Hayat pahalılığı, gelir dağılımındaki sorunlar, vatandaşın geçim sıkıntısı yok mu? Elbette var. Bunları görmezden gelmek gerçekçilik değil.

Ama ekonomik sorunlarla mücadele etmek başka, siyasi karar alma mekanizmalarının sürekli kriz üretmesi başka.

Fransa’nın tarihine bakın. 1968 Mayıs olaylarından Sarı Yelekliler hareketine kadar toplumsal öfkenin nasıl siyasi krizlere dönüştüğünü görürsünüz. Bugün yaşananlar da ekonomik sıkışmanın siyasi kurumlar üzerindeki baskısını yeniden hatırlatıyor.

Avrupa’nın asıl açmazı burada.

Bir tarafta yükselen savunma harcamaları, diğer tarafta daralan bütçeler. Bir tarafta küresel güç olma iddiası, diğer tarafta eğitim bütçesindeki kesintilere itiraz eden gençler.

Dünyaya düzen vermeye çalışan Avrupa, kendi vatandaşlarıyla kurduğu toplumsal uzlaşmayı korumakta zorlanıyor.

Türkiye ise bütün sorunlarına rağmen, uzun vadeli devlet politikalarını sürdürebilen bir yönetim yapısına sahip. Bunun kıymetini bilmek, mevcut sorunları inkâr etmek anlamına gelmiyor. Tam tersine, siyasi istikrarın ekonomik refaha ve toplumsal adalete dönüştürülmesi gerektiğini hatırlatıyor.

Çünkü istikrar yalnızca hükümetlerin görevde kalması değildir. Kurumların işlemesi, devletin öngörülebilir olması ve milletin geleceğe güvenle bakabilmesidir.

Avrupa’nın sokaklarından yükselen ses bize önemli bir gerçeği yeniden hatırlatıyor:

Güçlü devlet olmak yalnızca zengin olmak değildir. Kriz zamanlarında karar alabilmek, alınan kararları uygulayabilmek ve ülkenin istikametini kaybetmemektir.

Ve bugün Avrupa’nın yaşadığı sarsıntı, Türkiye’de siyasi istikrarın neden stratejik bir değer olduğunu anlamak isteyenler için dikkatle incelenmesi gereken bir örnektir.