Türkiye’nin üzerinde düşünmesi gereken yeni ve ürkütücü bir sorusu var:

Bizim çocuklarımız okulda birbirlerini vurmayı nereden öğrendi?

Çünkü bu ülkenin bütün sorunlarına rağmen yakın zamana kadar “okul saldırısı” diye tarif ettiğimiz, bir öğrencinin silahını alıp okuluna gelmesi, arkadaşlarını hedef seçmesi, saldırısını önceden tasarlaması biçimindeki katliam modeli Türkiye’nin alışılmış suç kültürünün parçası değildi.

Bu görüntüleri daha çok Amerika’dan izliyorduk.

Columbine…

Virginia Tech…

Sandy Hook…

Uvalde…

Yıllarca Amerikan televizyonlarından dünyaya yayılan görüntülerdi bunlar.

Anlaşılıyor ki ABD dünyaya yalnızca hamburgerini, müziğini, filmlerini, markalarını ve dijital platformlarını ihraç etmedi.. Kendi şiddet kültürünün davranış kalıplarını da ihraç etti..

Bu soruyu komplo teorisi diye küçümsemeden önce bilimsel araştırmalara bakmak gerekiyor.

Çünkü literatürde bunun bir adı var: copycat effect, yani taklit etkisi.

2015 yılında yayımlanan ve ABD'deki okul saldırıları ile toplu katliamları inceleyen bir araştırma, bu olaylarda ölçülebilir bir “bulaşma” etkisi tespit etti. Bir saldırının ardından benzer bir saldırının ortaya çıkma ihtimalindeki artışın ortalama 13 gün sürdüğü hesaplandı.

Daha çarpıcısı var.

1999’daki Columbine saldırısından 2022’ye kadar dünyadaki şöhret arayan toplu saldırganları inceleyen akademisyenler Jason R. Silva ve Adam Lankford, ABD dışındaki bu tip saldırganların Amerikan toplu saldırganlarından güçlü biçimde etkilendiğini ortaya koydu. Üstelik bu saldırganların okul seçme, intihar etme ve yüksek sayıda kurban hedefleme davranışlarında da benzerlikler bulundu.

İşte tartışmamız gereken yer tam burasıdır.

Belki ortada CIA’nın bir odada oturup Türk çocuklarına talimat verdiği bir operasyon yok.

Böyle bir iddiayı ortaya koyabilecek elimizde hiçbir delil yok.

Ama bir kültürel ihracat varsa?

Silah değil, senaryo ihraç ediliyorsa?

Çocuğa “git okulunu bas” diyen bir yabancı istihbaratçı olmayabilir. Ama önünde kendisinden önce bunu yapanların videoları, manifestoları, görüntüleri, haberleri ve onları kahramanlaştıran karanlık internet toplulukları varsa ne olacak?

Çocuk kendisini artık yalnızca öfkeli bir öğrenci olarak görmüyor olabilir.

Önünde hazır bir karakter vardır:

Silahını al.

Okuluna git.

Kameraya konuş.

Manifestonu bırak.

İntikamını al.

Ve bütün dünya seni konuşsun.

İhraç edilen şey belki de tam olarak budur: Şiddetin senaryosu.

Türkiye açısından mesele artık teorik de değildir.
- 15 Nisan 2026’da Kahramanmaraş Onikişubat’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nda silahlı bir okul saldırısı yaşandı.
- 22 Eylül’de Manisa Turgutlu’da 15 yaşındaki bir öğrenci, pompalı tüfekle okuluna giden çocuklara ateş açtı.
- Ve daha bu satırları yazmadan bir gün önce, 6 Ekim’de İstanbul Başakşehir’de çok daha ürpertici bir olay yaşandı. Başka bir lisede okuyan 15 yaşındaki bir kız öğrenci, evinden aldığı bıçakla Kayaşehir Şeyh Şamil İmam Hatip Ortaokulu’na gitti. Yanında getirdiği bıçakla öğrencilere saldırdı. Sekiz çocuk yaralandı. Yaralılardan biri hayatını kaybetti. Şimdi durup şu tabloya bakmak zorundayız. Silah değişiyor. Şehir değişiyor. Çocuk değişiyor. Ama davranış modeli giderek birbirine benziyor: Bir çocuk silahını ya da bıçağını alıyor, hazırlanıyor, bir okulu hedef seçiyor ve başka çocuklara saldırıyor. İşte benim asıl merak ettiğim budur. Türkiye’de ne değişti? Biz ne zaman çocukların birbirleriyle kavga ettiği bir toplumdan, çocukların hazırlanarak okula saldırmaya başladığı bir topluma dönüştük? Ve daha önemlisi: Bu çocuklar birbirlerinden habersiz mi, yoksa dünyanın başka ülkelerinde çoktan oluşmuş bir şiddet kültürünün aynı dijital havuzundan mı besleniyorlar? Çünkü mesele yalnızca kullanılan silah değildir. Pompalı tüfek de olabilir. Tabanca da olabilir. Bıçak da olabilir. Asıl araştırılması gereken senaryodur. Bir çocuğun zihninde “öfkelendim” ile “bir silah alıp okula gideceğim ve insanlara saldıracağım” arasındaki o korkunç köprü nasıl kuruluyor?

Size söylüyorum.. O köprünün mimarisi bize ait değil… DEĞİL!!..

Sosyal medya tek başına bir çocuğu katile dönüştüren sihirli bir düğme değil. UNESCO verileri de sosyal medya ile gençlerin şiddete yönelmesi arasında tek başına doğrudan nedensellik kurmak için yeterli kanıt bulunmadığını söylüyor; dijital ortamı daha ziyade radikalleşmeyi kolaylaştırabilen bir çevre olarak tarif ediyor.

Mesele zaten bundan daha büyük.

Mesele kültürel bulaşmadır.

Bir toplum başka bir toplumdan yalnızca iyi şeyleri ithal etmez.

Tüketim biçimini alır. Konuşma biçimini alır. Kahramanlarını alır. Korkularını alır. Ve bu örneklerde gördüğümüz gibi suçlarını bile alır.

Bu nedenle ben artık okul saldırılarına yalnızca bir “asayiş vakası” olarak bakılmasının yanlış olduğunu düşünüyorum. Türkiye bu saldırganların dijital geçmişlerini olağanüstü ayrıntıyla incelemelidir. Hangi sitelerdeydiler? Kimleri izliyorlardı? Hangi yabancı saldırganların isimlerini biliyorlardı?.. Columbine ve diğer Amerikan okul katliamlarıyla ilgili içerik tüketmişler miydi? Kapalı gruplarda ne konuşuyorlardı? Birbirlerini tanıyorlar mıydı? Aynı sembolleri, aynı dili, aynı saldırganları mı kutsuyorlardı?

Ve en önemlisi:

Türkiye’de birbirlerinden habersiz görünen çocuklar aslında aynı küresel dijital alt kültürün içinde mi büyüyorlar?

Bunların cevabını bulmadan “sebebi bilgisayar oyunları”, “sebebi diziler”, “sebebi akran zorbalığı” deyip dosyayı kapatmak kolaycılık olur.

Ben daha rahatsız edici sorunun peşindeyim. Emperyalizm her zaman asker göndermez. Her zaman darbe yaptırmaz. Her zaman ajan devşirmez. Bazen kendi toplumunda ürettiği hastalıklı kültürü dünyanın geri kalanına taşıyan devasa bir iletişim düzeni kurar. Ve o kültür başka ülkelerin çocuklarının zihnine ulaştığında artık sınır kapısında durdurabileceğiniz bir silah değildir.

Çünkü silah ülkeye girmemiştir. Fikir girmiştir.

Bu nedenle bugün kesin olarak görüyoruz ki; “Türkiye’ye karşı planlanmış bir emperyalist okul saldırısı operasyonu vardır”..

Amerika’nın ürettiği okul katliamı kültürü küreselleşmiş durumda ..

Ve daha korkuncu:

Bizim çocuklarımız, kendilerini özgür iradeleriyle hareket ediyor sanırken, binlerce kilometre ötede üretilmiş bir şiddet senaryosunun oyuncularına dönüştüler, haberleri yok..

İşte devletin araştırması gereken asıl dosyalardan biri budur.

Çünkü emperyalizmin en başarılı olduğu an, maşanın kendisini maşa olarak bile görmediği andır.