İnsan, kâinatı kucaklamak isteyen bir gönülle yaratılmıştır; ama bir tas çorba, bir lokma ekmekle doyan bir bedene emanet edilmiştir.

Midemizin sınırı bellidir; sofraya oturduğumuzda ihtiyacımız birkaç lokmadan öteye geçmez.

Dünyaların hazinesini önümüze serseler dahi bu hakikat değişmez; beden aynı bedendir, mide aynı midedir, hacmi bellidir, kapasitesi sınırlıdır.

İşte kanaat, bu basit hakikatin idrakinden doğan müstesna bir erdemdir.

Kanaat sadece azla yetinmek değil, aksine elde olanın kıymetini bilmek ve onu bir nimet olarak görebilmektir.

O, tembelliğin örtüsü değildir; çalışmayı, emeği, alın terini asla reddetmez.

Kanaat, kazancın helalinde durmayı, başkasının hakkına el uzatmamayı, kendi rızkıyla huzur bulmayı bilmektir.

Şükür ise kanaatin dildeki ve kalpteki tezahürüdür; verilene razı olmanın, verilmiş olana minnet duymanın adıdır.

Kanaatsiz şükür eksik kalır, şükürsüz kanaat ise kuru bir iddiaya dönüşür.

Ne var ki çağımız, insanı doymak bilmeyen bir iştahın esiri hâline getirmiştir.

Her gün yeni bir ihtiyaç icat ediliyor, ekranlar her an başkasının sofrasını gözümüze sokuyor.

Bizler sahip olduklarımızla değil, sahip olamadıklarımızla ölçülür hâle geldik.

Bu keşmekeşte açgözlülük bir zaaf olmaktan çıkıp bir hayat tarzına dönüştü; tamah, başarının kılıfına büründü.

Sonunda insan, ambarları dolarken gönlü boşalan, sofrası genişlerken huzuru daralan bir varlığa evrildi.

Oysa insanoğluna iki vadi dolusu altın verilse üçüncüsünü arayacağı, gözünü ancak bir avuç toprağın doyuracağı çok eskiden beri bilinir.

Zenginliğin kasada değil gönülde olduğu da aynı kadim hakikatin bir başka yüzüdür.

Büyüklerimiz bunu "Kanaat eden aziz olur, tamah eden zelil olur" diyerek anlatır, sözü bir miras gibi dilden dile aktarırdı.

Onların gözünde zengin, çok biriktiren değil; az ile yetinip fazlasını paylaşandı.

Komşusu açken tok yatmayan, sofrasında yetimin payını gözeten bir ahlak, kanaatin hayattaki en güzel meyvesiydi.

Kanaat bir kale gibidir; içine sığınan, hırsın fırtınalarından emin olur.

Şükür ise o kalenin kapısıdır; açıldıkça nimet artar, bereket kendiliğinden çoğalır.

Toprağa düşen tohum, kendine yetecek kadar suyu alır ve fazlasını istemeden yeşerir.

İnsan da tıpkı o tohum gibi, kendine biçilen rızka razı olduğunda kök salar, dal budak verir.

Gerçek doygunluğu tabakta değil kalpte arayan, bir tas çorbada dünyaların veremeyeceği huzuru bulur.