İsmet Özel der ki: “Kafa karışıklığı iyidir, insan bir kafası olduğunu anlar…”

En çok ihtiyacımız olan şey bu…

Ortalık cahile kesmiş durumda…

İşi cehaletle mücadele olan güruh ise bilgisiz, akılsız, kafasız…

Çünkü “her şeyin bir fiyatı vardır.”

Bize huzur, bilgi, akıl verdiğini söyleyenler bizden ne aldıklarını söylemiyorlar.

Onların kurduğu sistem/ düzen üzerinden düğmeleri yanlış iliklemeyi sürdürüyoruz.

Ekranlara bakalım… Gazete sütunlarına, internet sayfalarına, telefon ekranlarına…

Hayatımızı kolaylaştırdığını söyleyip bizi iğdiş eden abuk suratlı, pis kahkahalı ağaçkakanlara itibar ediyoruz…

Ümidimizi Allah’tan başka herkese ve her şeye bağlıyoruz…

O yüzden iflah olmayan yanlarımızdan sızan kan sürekli akıp duruyor.

Ne diyor yine İsmet Özel: “İnsanı insanın kurdu değil, ümidi olarak görenlerdenim. İnsan insanı ümit diye bekler ama insan ümidini insana bağlamaz. Allah’tan ümit ederiz.”

Budur…

Cesuruz…

Yenilikçiyiz…

Sonra… Sonrası hiçlik, içi boşluk, cevapsızlık, eylemsizlik, malayani, laf-ü güzaf…

Ortaçağ’da insanların zenginlik aracı ne idi biliyor musunuz? Geniş ve sulak araziler, hayvan sürüleri, ahır ve çiftçiler/ marabalardı.

Yeni ve Yakınçağ’da ticaret kervanları ve ticaret gemileri oldu.

20. yüzyılda ise fabrikalar ve sanayi üretimi en önemli zenginlik aracı haline geldi.

Günümüzde her şey değişti. Şimdi bilgiyi yönetme ve örgütlenme en büyük zenginlik. Üretimde ve pazarlamada bu bilgiyi akıllıca kullanma gücü kimin elinde ise o her zaman en önde…

1988’de Batılı uzmanlar “geleceğin meslekleri nasıl olacak?” diye bir anket sorusu sormuştu. Gelen cevaplardan en ilgi çekici olan ‘robot eğitmeni’ ve ‘hamburger tasarımcısı’ idi…

Biz de o günlerde hâlâ telekslerle, fakslarla uğraşıyorduk.

Andımızı okuyup motive oluyorduk.

Bir resmi evrak için günlerce sıra bekliyorduk.

Bankalarda provizyon alırken kullanmak üzere şifre defterlerimiz vardı.

Batı da aynı güzergâhta idi ama üniversiteleri, bilim ve düşünce kuruluşları geleceği tasarlıyordu. O yüzden robot teknolojisinde onlar veya Japonlar aldı başını gitti.

Biz sadece teleks makineleri ile boğuşmuyorduk. Eski kutsal devletin kutsal kanonları ile de mücadele ediyorduk. Dağ başını duman alıyordu; Türk’tük, doğruyduk, çalışkandık; on yılda bir milyon genç yaratmıştık falan filan…

Andımızı okuduk da ne oldu? Mesela tacizler bitti mi, din sömürüsü sona erdi mi, kendine devrimci etiketi alıp kitlesel cinayetlere sebep olanlar ıslah edildi mi, zeki ve çevik Türk sporcuları her olimpiyatta onlarca altın madalyayı ülkemize getirdi mi, darbelerin gölgesinde bir ağaç gibi tek ve hür yaşayan bu milletin sırtından kırbaç eksik oldu mu, küçükleri koruyup büyükleri sayarak evrensel şairler, yazarlar, ressamlar, bestekârlar yetiştirdik mi, yurdumuzu, milletimizi özümüzden çok severek en gelişmiş robotları icat ettik mi?..

Ne oldu?

Gele gele –mesela- doçentlik makalesini ya da tezini parayla yazdıran bir akademik seviyeye ulaştık.

Ne mutlu bize!..

Doçentliğin akademik bir unvan olduğunu unuttuk. Eğitimle alakası olmadığını anlamadık. Doçent adayı birinin kendini eğitim faaliyetlerine değil de bilimsel çalışmalara vermesi gerektiğine dair gerçeği ıskaladık.

Şimdi bakıyorum…

Herkes kendine göre bir Türkiye kuruyor.

Soğuk Savaş döneminde de böyle reflekslerimiz vardı. En beyaz ayran bizimdi. Başka ayranlara itibar edenleri ötekileştiriyorduk. Herkes sadece bizim ayranımızı alıp içsin istiyorduk. Olmadı. O kadar çok çeşit ayran üretildi ki, bizim ayranımız artık tat vermemeye başladı. Karardı. Yine öyle olacak.

İsyan ederek…

Küskünlükleri körükleyerek…

Sürekli şikâyet ederek…

Bir vagona eklemlenerek veya arkasından koşarak “Çalışmasak da olur, imanımız var, Allah bizimle beraber” deyip yan gelip yatarak olmuyor bu işler.

Bilmem anlatabildim mi?…