Tarih, durgun suları kabul etmeyen, sürekli akış halinde bir nehir gibidir. Medeniyetlerin, siyasi akımların ve ideolojilerin de bu nehirde varlıklarını sürdürebilmeleri, değişen dünya şartlarını okuyabilme ve çağa ayak uydurabilme kabiliyetlerine bağlıdır. Bugün, Türk siyasi ve düşünce hayatının merkezinde yer alan ülkücülük/Türk milliyetçiliği davası da bu büyük tarihsel ve zihinsel imtihanla karşı karşıyadır. Artık ülkücülüğün teorik çerçevesini, pratik hedeflerini ve ufuk çizgisini masaya yatırarak bir zihniyet evrimini gerçekleştirmek zorunluluk arz etmektedir.
1960’ların Sıkışmışlığından Küresel Aktörlüğe
Malumdur ki, modern anlamda şekillenen ülkücülük tasavvuru, büyük ölçüde 1960’lı yılların Türkiye’sinin, soğuk savaş dünyasının ve özellikle Orta Asya başta olmak üzere demir perde arkasında esaret altında yaşayan soydaşlarımızın siyasi, ekonomik, kültürel ve jeopolitik sıkışmışlıklarını baz alarak doğmuştur. O dönemin şartları, savunmacı, reflektif, daha çok bölgesel, yerel ve zaman zaman konjonktürün zorlamasıyla dar bir ırkı çerçeveye sıkışmış bir milliyetçilik anlayışını gerekli kılmış olabilir. O günün şartlarında bu refleks, milli kimliği ve bekayı korumak adına hayati bir kalkan idi.
Ancak dünya düzeni kökten değişmiştir. Bugün 1960’ların dar ve iki kutuplu dünyası yerini çok kutuplu, akışkan ve küresel iddiaların salonlarına bırakmıştır. Türkiye artık sadece kendi sınırları içine hapsolmuş bir ülke değil; bölgesinde ve küresel düzlemde bağımsız, iddialı ve oyun kurucu politikalar hayata geçiren bir merkez ülkedir. Ekonomik kapasitemiz, siyasi etki alanımız, kültürel derinliğimiz ve stratejik bakış ufkumuz devasa bir genişleme kaydetmiştir.
Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge Paradigması
Bu stratejik dönüşümün en somut ve hayati adımlarından biri de, ülkenin enerjisini yıllardır tüketen prangalardan kurtulma iradesidir. Bugün Türkiye, içeride millî birliği ve huzuru tahkim eden "Terörsüz Türkiye" hedefiyle ayağındaki tüm bağları çözerken; sınır ötesinde ise istikrarsızlık ve çatışma alanlarını kurutmayı amaçlayan "Terörsüz Bölge" paradigmasını hayata geçirmektedir. Terörün ve kaosun bölge coğrafyasından tamamen silindiği, etnik ve mezhepsel kışkırtmaların bertaraf edildiği bir güvenlik ve barış kuşağının kurulması, Türkiye’nin küresel iddialarının da altyapısını oluşturmaktadır. Terörün olmadığı bir Türkiye ve bölge, sadece bir güvenlik başarısı değil; ticaretin, medeniyet entegrasyonunun, kardeşliğin ve ortak refahın yeniden tesisi demektir.
Yeni Jeopolitik Gerçeklikler: Türk Devletleri Teşkilatı ve Küresel Paktlar
Bugün artık hamasi söylemlerin ötesinde kurumsal gerçeklikleri konuşuyoruz. Türk Devletleri Teşkilatı ile asırlık bir rüya kurumsal bir gövdeye kavuşuyor; İslam ülkeleriyle güvenlik, savunma ve işbirliği paktlarından, ortak stratejik akıldan bahsediyoruz. Türkiye, Kafkasya’dan Orta Asya’ya, Balkanlar’dan Orta Doğu ve Afrika’ya uzanan coğrafyada barışın ve istikrarın omurgası haline gelmiştir.
Bütün bu gelişmeler, Türk milliyetçiliği için yepyeni bir teorik altyapı zorunluluğunu doğurmaktadır. Eğer hedefimiz bu asrı "Türk Asrı" yapmaksa, Kızılelma idealimizi eski dönemin mahalle veya bölge sınırlarına hapsedemeyiz. Kızılelma artık; evrensel adaletin, küresel barışın, yüksek teknolojinin, bilimin, ekonomik bağımsızlığın, terörsüz bir coğrafyanın ve medeniyet inşasının adıdır.
Ülkücü Camiaya Tarihî Bir Çağrı
İşte bu noktada, başta ülkücü hareketin neferleri olmak üzere tüm milliyetçi aydınlara, siyasetçilere ve camiaya açık bir çağrıda bulunmak boynumuzun borcudur: Gelin, ülkücülüğü dar kalıplardan, geçmişin reaktif reflekslerinden ve kısır tartışmalardan arındıralım. Ülkücülüğü; "Terörsüz Türkiye" ve "Terörsüz Bölge" vizyonuyla, Türk Devletleri Teşkilatı'nın entegrasyon iradesiyle, bilimle, teknolojiyle ve evrensel adaletle yeniden tarif edelim. Bugüne kadar milletin beka sigortası olan bu şerefli dava, yeni dönemin küresel iddialarını omuzlayacak kuşatıcı bir çerçeveye kavuşturulmalıdır. Zihinlerimizi, hedeflerimizi ve söylemimizi bu büyük çağın parametrelerine göre yeniden kuralım.
O halde birer Türk milliyetçisi ve ülkücü olarak yapmamız gereken şey, ülkücülüğü bu yeni perspektif, hedef ve paradigmalar önünde yeniden tescil etmektir. Yeni dönem ülkücülüğü;
Dar ve ırkçı reflekslerden arınmış, ortak tarih, medeniyet, kültür ve gelecekte ortaklaşma iradesini esas alan kucaklayıcı bir millet tasavvuruna sahip olmalıdır.
Savunmacı değil, inşa edici ve kurucu bir akıl üretmelidir. Teknolojiye, dijital dünyaya, yapay zekaya ve bilgi toplumuna liderlik etme iradesiyle kuşanmalıdır.
Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge gerçekliği etrafında kenetlenerek, coğrafyamıza barışı, adaleti ve kalıcı istikrarı getiren bir vizyonu omuzlamalıdır.
Özetle; ülkücülük geçmişin hatıralarına sığınan nostaljik bir akım değil, geleceği tasarlayan dinamik ve rasyonel bir medeniyet inşası olmalıdır. Ufkumuzu dünden bugüne değil, bugünden yarının ötesine, sonsuzluğa dikmek mecburiyetindeyiz. Tarih, çağı okuyamayanları tasfiye eder; çağa yön verenleri ise taçlandırır. Türk milliyetçiliği, bu çağın mühhrünü vuracak potansiyele ve derinliğe fazlasıyla sahiptir.