Nisâ Suresi 135. Ayet Işığında Hukuk, Vicdan ve Hakkaniyet
Toplumları ayakta tutan asıl güç, yalnızca kanunların varlığı değil, o kanunların ruhuna hâkim olan adalet anlayışıdır. Zira hukuk, salt kurallar bütününden ibaret değildir. Onu meşru, saygın ve güvenilir kılan; hakkı koruma, haksızlığı önleme ve herkese eşit mesafede durabilme iradesidir. Adalet duygusunun zedelendiği bir yerde kanunlar yürürlükte kalabilir; ancak hukuka duyulan güven, toplumsal vicdanda derin yaralar alır.
İnsanlık tarihi boyunca hukukun en çetin imtihanı, adalet terazisinin güç, servet, akrabalık, kişisel menfaat veya duygusal saiklerle etkilenmesi olmuştur. İşte bu kadim soruna karşı evrensel nitelikte bir ahlaki ve hukuki ilke ortaya koyan metinlerden biri, Nisâ Suresi'nin 135. ayetidir.
Ayet, insanın vicdanına ve adalet karşısındaki sorumluluğuna doğrudan seslenir:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendinizin, ana babanızın ve akrabanızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.”
Bu ilahi hitap, hukukun en temel ilkelerinden birini bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır: Hakikat, kişisel menfaatlerden ve aidiyet ilişkilerinden üstündür.
Bir hukukçu açısından bu ilkenin anlamı son derece derindir. Adalet, yalnızca başkalarının haklarını savunurken değil, kendi çıkarlarımızın veya yakınlarımızın menfaatlerinin söz konusu olduğu durumlarda da aynı kararlılıkla korunmalıdır. Çünkü hukukun üstünlüğü, kişinin lehine sonuç doğurduğunda savunulup aleyhine sonuç doğurduğunda terk edilebilecek bir tercih değildir.
Hukuk düzeninin temelinde yer alan tarafsızlık ilkesi de tam olarak bunu gerektirir. Bir iddianın doğruluğu, onu ileri süren kişinin kimliğine; bir hakkın varlığı, hak sahibinin toplumsal konumuna; bir uyuşmazlığın çözümü ise tarafların güç ve nüfuzuna göre belirlenemez.
Ayetin devamında yer alan şu ifade, adaletin yalnızca güçlüler karşısında değil, duygusal eğilimler karşısında da korunması gerektiğini hatırlatır:
“O kimse ister zengin olsun ister fakir olsun, Allah ikisine de sizden daha yakındır.”
Bu hüküm, üzerinde özellikle durulması gereken bir adalet anlayışını ortaya koymaktadır.
Zenginin nüfuzundan etkilenerek hakikati görmezden gelmek ne kadar büyük bir haksızlıksa, fakire duyulan merhamet nedeniyle delilleri çarpıtmak veya gerçeğe aykırı bir sonuca ulaşmak da aynı şekilde adaletin özüne aykırıdır.
Elbette hukuk, toplumsal eşitsizlikleri görmezden gelemez. Sosyal devlet ilkesi, dezavantajlı bireylerin korunmasını ve maddi eşitsizliklerin giderilmesini gerektirebilir. Ancak bu koruma, somut bir uyuşmazlıkta hakikatin değiştirilmesi veya hukuki değerlendirmelerin kişisel duygulara göre yapılması anlamına gelemez.
Çünkü hukukta merhametin de hakkaniyetin de meşru bir yeri vardır; fakat hiçbiri gerçeğin yerine geçirilemez.
Bir hukukçu için esas olan, tarafların kimliğinden bağımsız olarak vakıaları değerlendirmek, delilleri objektif ölçütlerle incelemek ve hukukun öngördüğü sonuca ulaşmaktır. Adaletin terazisi, ne güçlü karşısında eğilmeli ne de zayıfa duyulan sempatiyle dengesini kaybetmelidir.
Nisâ Suresi'nin 135. ayetinde yer alan bir diğer uyarı ise adaletin insanın iç dünyasıyla olan ilişkisini açıkça ortaya koyar:
“Öyleyse adaletten sapmamak için nefsinizin arzularına uymayın.”
Bu ifade, hukuki muhakemenin en önemli tehlikelerinden birine işaret etmektedir: Önyargı.
İnsan, farkında olarak veya olmayarak, kendi düşüncelerine, aidiyetlerine, beklentilerine ve duygularına uygun sonuçlara ulaşma eğilimi gösterebilir. Oysa hukuki değerlendirme, önceden benimsenmiş bir sonucu haklı çıkarmak için gerekçe aramak değil, maddi gerçeğe ve hukuka uygun sonuca ulaşmak için tarafsız bir muhakeme yürütmektir.
Bu nedenle adaletin gerçekleşmesi, yalnızca doğru kanunların yapılmasına değil, o kanunları uygulayanların ve hukuki süreçlere katılanların vicdani ve mesleki sorumluluklarını yerine getirmelerine de bağlıdır.
Hâkimin tarafsızlığı, avukatın meslek etiğine bağlılığı, tanığın doğruyu söyleme yükümlülüğü ve kamu gücünü kullananların hukuka sadakati, aynı adalet idealinin farklı görünümleridir.
Hukukçu kimliğinin taşıdığı sorumluluk da burada belirginleşir.
Hukukçu, yalnızca mevzuatı bilen kişi değildir. Hukukçu, hukukun hangi insani ve ahlaki değerleri korumak için var olduğunu bilen; hakkı, hukuki sınırlar içerisinde ve mesleki sorumluluk bilinciyle savunabilen kişidir.
Avukatlık mesleğinin temelinde yer alan savunma hakkı da bu anlayışın ayrılmaz bir parçasıdır. Avukat, üstlendiği hukuki temsil görevini yerine getirirken müvekkilinin haklarını kararlılıkla savunur; ancak bu savunma, gerçeği bilerek çarpıtma veya hukuka aykırı yöntemlere başvurma yetkisi vermez. Mesleki bağımsızlık, dürüstlük ve hukuka bağlılık, savunmanın hem gücünü hem de meşruiyetini oluşturur.
Diğer taraftan adaletin gerçekleşmesi, yalnızca doğru sonuca ulaşılmasını değil, o sonuca hukuka uygun ve adil bir süreç sonunda varılmasını da gerektirir. Bu nedenle masumiyet karinesi, silahların eşitliği, hukuki dinlenilme hakkı ve gerekçeli karar gibi güvenceler, adaletin şekli unsurları değil, özünü koruyan temel ilkelerdir.
Zira usulün güvencelerinden yoksun bir yargılama, sonuç itibarıyla doğru bir karara ulaşsa bile hukuk devleti bakımından ciddi sorunlar taşır.
Bugün hukuk sistemlerinin karşı karşıya bulunduğu en önemli meselelerden biri, kanunların varlığı ile adaletin gerçekleşmesi arasındaki mesafenin kapatılmasıdır. Kanunların herkese eşit uygulanmadığı, benzer olaylarda kişilerin kimliğine göre farklı ölçütlerin benimsendiği veya hukuki süreçlerin güç ilişkilerinden etkilendiği bir düzende, toplumun adalete duyduğu güven kaçınılmaz olarak sarsılır.
Oysa hukuk devleti, yalnızca yönetenlerin kanunlara tabi olduğu bir düzen değil; keyfîliğin sınırlandırıldığı, temel hakların güvence altına alındığı ve herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir yönetim anlayışıdır.
Nisâ Suresi'nin 135. ayetinde ortaya konan adalet çağrısı, bu bakımdan yalnızca bireysel bir ahlak öğüdü olarak değil, hukuki ve toplumsal sorumluluklarımızı sorgulamaya davet eden güçlü bir vicdan muhasebesi olarak da okunmalıdır.
Bir hukukçu olarak inanıyorum ki adaletin gerçek değeri, onu savunmanın kolay olduğu zamanlarda değil, kişisel menfaatlerle, toplumsal baskılarla veya yerleşik kanaatlerle çatıştığı anlarda ortaya çıkar.
Hakkı savunmak, her zaman çoğunluğun yanında durmak değildir. Bazen herkesin sustuğu yerde hukukun gereğini hatırlatmak, bazen güçlü karşısında zayıfın hakkını korumak, bazen de sempati duyduğumuz bir kişinin haksızlığını kabul edebilmektir.
Çünkü adalet, kişilere göre yön değiştiren bir duygu değil, herkese aynı ilkesel ölçütlerle yaklaşmayı gerektiren bir hukuk ve vicdan sorumluluğudur.
Adalet, güçlüden yana olmak değildir. Zayıftan yana olmak da değildir. Adalet, kimden gelirse gelsin ve kimin aleyhine olursa olsun, hakikatten ve hukuktan yana durabilmektir.
Unutulmamalıdır ki bir toplumda adaletin gerçek güvencesi, yalnızca kanunların sertliği veya yaptırımların ağırlığı değildir. Asıl güvence, hukukun üstünlüğüne inanan, vicdanını menfaatlerine teslim etmeyen ve hakikati kişilere göre değiştirmeyen insanların varlığıdır.
Çünkü hukuk, adalete hizmet ettiği ölçüde anlam kazanır; adalet ise tarafsızlığını koruduğu ölçüde güven verir.
Ve bir hukukçunun en büyük sorumluluğu, hangi makamda, hangi görevde veya hangi tarafta bulunursa bulunsun, bu güvenin zedelenmesine izin vermemektir.