Zor zamanlardan geçtik, zor zamanlardan geçiyoruz…

Biz hep zor zamanlardan geçeceğiz, besbelli…

Her imtihan hayatımızın en mühim sınavı… Hatta kaderimizin dönüm noktası… Bu noktayı hiçbir zaman dönemiyoruz, dönemeyeceğiz ama olsun. Belki de kader çizgisinde böyle bir noktanın varlığını içselleştirmek talip olduklarımıza kilitlenmek/ odaklanmak konusunda bize güç veriyor.

Hem değil mi ki, zor oyunu bozar…

Hayat başı, ortası, sonu belli olan bir yolculuk…

Tıpkı bir kitap, bir öykü, bir mühendislik faaliyeti gibi…

Oysa hiçbir şey o kadar basit değil…

Mesela, bu yazıyı planlarken…

İradeden, erdemden, cesaretten, kararlılıktan, kahramanlıktan, fedakârlıktan, 24 Haziran seçimlerinin gerçekten –ama gerçekten- memleket için son bir asrın en önemli siyasi dönüm noktalarından biri olduğunu yazacaktım ki…

Salih (İzzet Erdiş) Mirzabeyoğlu’nun beyin kanaması geçirdiği, hatta beyin ölümünün gerçekleştiği haberi yayıldı.

Bir anda, Fransızlar’ın lider eskisi Sarkozy’nin başı çektiği yeni bir “Şeytan Ayetleri” kumpanyası ikinci –şimdilik- plana düştü.

Olay ne idi: Bu cüce ve aksak şeytana uyan 300 lanetli, Yüce Kitabımızdaki Hristiyanlık ve Yahudilikle ilgili ayetlerin ‘kin ve nefret’e sebep olduğu gerekçesiyle ‘ayıklanması’ gerektiğini açıklamışlardı!

Diye hatırlatıp geçelim…

Salih Mirzabeyoğlu, düşündüğü ve inandığı gibi konuşup yaşayan bir fikir insanı olduğu için ömrünün neredeyse üçte birini hapishanelerde geçirdi. Hapishane derken… Öyle dizilerde veya sinema filmlerinde gösterildiği gibi geniş bahçesinde gece gündüz volta atılan, dileyenin kuralları istediği gibi koyduğu turistik bir tesis değil; çilehane, işkencehane…

Takip edenler hatırlayacaktır:

Mirzabeyoğlu, 28 Şubat sürecinden hemen önce…

Büyük Şeytan’ın ‘özgürleştirme’ bahanesiyle Irak’a çöktüğü günlerde itirazlarını yüksek sesle dillendirmeye başlamıştı. Üstadı Necip Fazıl Kısakürek’in asabî mizacı onda da vardı ve sözünü budaktan esirgemiyordu. Üzerindeki Millî Görüş gömleğini zerre miskal çıkartmıyordu. O yüzden gözaltına alındı…

Ve 28 Şubat…

1998’de bir sabah çocuğunu okula götürürken gözaltına alındı. Cuntanın “silahlı terör örgütü” listesinde yer alan İBDA-C’nin lideri olduğu gerekçesiyle tutuklandı.

Sonrasında her türlü işkence…

Hem de zihin kontrol işkencesi (telegram) başta olmak üzere her türlüsü…

İdamla yargılandı. İdam cezası kalkınca ömür boyu hapse mahkûm edildi…

Tam 16 yıl hapis yattıktan sonra lütfettiler, 2014’te özgürlüğüne kavuştu.

28 Şubat’ın failleri mahkeme salonlarında fıkra gibi savunmalarıyla her gün gazete sayfalarını ve televizyon ekranlarını işgal ederken…

Savunma öncesinde ve sonrasında iktidara, mahkemelere, bu ülkenin inançlı insanlarına hakaretler yağdırırken…

“Bin yıl sürecek” diyerek 28 Şubat darbesini bugün bile kutsarken…

Yargılama sonunda şaka gibi cezalarla paçalarını kurtarırken…

Salih Mirzabeyoğlu, Yakup Köse ve onlar gibi bu bombardımanda ağır yara alan daha nicelerinin isimleri bile anılmadı, anılmıyor.

Darbenin kudretli zamane paşalarına gösterilen ihtimam ve pişmanlık refleksinin binde biri yıllarını hücrede geçiren masumlardan esirgendi.

Tazminatı, iade-i itibarı –ki zaten kabul etmezler-, özeleştiriyi…

Hatta basit bir ‘pardon’u bile hak etmiyor mu bu insanlar?

Yazık, vallahi çok yazık!

Şimdi dağılabiliriz…

Herkes kaldığı yerden çaylarını yudumlamaya…

Ve olan biteni başka bir zaman boyutuna aitmiş gibi izlemeye devam edebilir.