Barış sürecinde nihayet beklenen aşamaya gelindi.

Bu aşamaya gelinceye kadar bin bir sıkıntıya, türlü manipülasyon ve provokasyonlara muhatap kalındı.

Zorlu bir süreçti tabii ki…

Sadece Türkiye içerisinde olup biten bir hadise değildi yaşadıklarımız.

Tabir yerinde ise ‘dünya’ bu mesele ile ilgiliydi ve Türkiye’nin, yeni paradigmada belirleyici aktörlerden birisi olmaması için, sürecin tıkanmasına neden olabilecek tüm imkanlar seferber ediliyordu.Başta ABD-İsrail, İngiltere ve Almanya olmak üzere muhtelif şer güçler bu tarihi gelişmeyi akamete uğratmak için ellerinden gelen her gayreti gösterdiler.

Bunlara, dahildeki münafık odaklar da en üst düzeyde katkı vermekten geri durmadılar elbette.

Sağcı ve solcu Kemalist kafalar, ulusalcılar, ‘müstemleke aydınları’ diyebileceğimiz, kendilerini ‘liberal’ tesmiye eden su katılmamış faşistler, şer odaklarının güdümündeki hakim medya ve uluslararası sermayenin Türkiye şubesi…

Hepsi, farklılıklarını bir kenara koyarak ve tüm imkanlarıyla ittihad edip mezkur süreci sonlandırmak için bütün kuvvetleriyle çalıştılar…

Ve fakat hamdolsun sağduyu galip geldi.

Lafı hiç eğip bükmeden, Sırrı Süreyya Önder’in okuduğu 10 maddenin bu toplum için sorun teşkil etmeyecek denli kabul edilebilir bir metin olduğunu söyleyeceğim.

Öcalan’a atfen okunan metinde ne bölücülük var ne ayrımcılık.

Tartışılan kavramların doğru bir şekilde tanımlanması talebi var sadece.

Bir de yeni bir anayasa…

Bunlara kimler karşı olur?

Tabii ki, Kemalist rejimin kutsallarını kendi kutsalı bilen safdiller ile bu millete ve memlekete taammüden düşmanlık yapmak isteyen bedhahlar!..

Şu bir gerçek ki, mezkur yapıyı bu çizgiye, hiç şüphesiz ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın sarsılmaz kararlılığı ile Ahmet Davutoğlu’nun halisane çabaları getirmiştir.

Hakan Fidan’ın süreçteki tartışılmaz rolü ise bir diğer etken.

Varılan son noktada Yalçın Akdoğan ve Efgan Ala’nın çabaları elbette ki, kayda değer nitelikte…

Açık söylemek gerekirse, devletin başındaki bu hakikatli anlayış olmasaydı eğer, 6-7 Ekim hadiseleri, tek başına, her şeyin topyekun çöpe atılması için yeter de artar bir mahiyete sahipti.

Bunu asla akıldan çıkarmamak gerek. Ama bu hakikatli anlayış, şeytan ve avanelerininin heveslerini kursaklarında bırakarak barışa; “baldıran zehri” içercesine sahip çıktı.Bundan sonra, dünyanın bütün Hasan Cemal’leri, bütün Cengiz Çandar’ları, ruhunu şeytana bila bedel hibe etmiş münafık tıynetli bütün işbirlikçi yazar-çizerleri, süreci baltalamak için ellerinden gelenleri artlarına koymayacaklardır elbette, buna şüphe yok. Bunun için başta Kürt halkı olmak üzere tüm Türkiye halkının süreci sahiplenmesi ve bu şer odaklarına karşı müteyakkız olması gerekiyor.

Bu noktadan sonra ‘barışı’ kaybedemeyiz!

Yaşasın kardeşlik, biji yekiti!