Türk siyasetinde bazı hamleler vardır; günlük siyasetin ölçüleriyle değerlendirildiğinde anlaşılamaz.

Çünkü o hamleler parti hesabıyla değil, devlet hesabıyla yapılır.

Sayın Devlet Bahçeli’nin yaklaşık iki yıl önce herkesi şaşırtan çıkışını hatırlayalım.

Özü şuydu:

Terör bitecekse, örgüt gerçekten lağvedilecekse, silah tamamen siyasetin dışına çıkarılacaksa; gerekirse Abdullah Öcalan gelsin DEM Parti grubunda bunu ilan etsin.

Bu söz söylendiğinde Türkiye’nin önemli bir bölümü şaşırdı.

Çünkü Bahçeli'nin siyasi geçmişine, terör konusundaki tavizsiz duruşuna ve milliyetçi çizgisine bakıldığında, böyle bir cümle mevcut siyasi ezberlerin tamamen dışındaydı.

Fakat meseleye birkaç adım geriden bakınca başka bir şey görülüyordu.

Bahçeli teröre taviz vermiyordu.

Tam tersine terörün varlık sebebini ortadan kaldırmaya çalışıyordu.

Yani kullanılan araç alışılmadıktı ama hedef son derece açıktı:

Terörü ve örgütü tarihe gömmek.

Bence bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde kabul etmesini de benzer bir devlet aklıyla okumak gerekir.

Elbette iki olay aynı değildir.

Birinde kırk yılı aşkın bir terör meselesinin tasfiyesi söz konusudur; diğerinde demokratik siyasetin normalleşmesi.

Ama ikisinin arkasındaki düşünce biçiminde çok önemli bir ortaklık görüyorum:

Türkiye'nin önündeki büyük bir sorunu çözmek gerekiyorsa, siyasi tabuları yıkmaktan korkmamak.

Bahçeli terör meselesindeki bir tabuyu yıktı.

Erdoğan ise kanaatimce Türkiye'de yıllardır giderek sertleşen iktidar-muhalefet ilişkilerindeki başka bir tabuyu kırmaya çalışıyor.

Ve burada üzerinde çok ciddi düşünülmesi gereken bir kavram var:

Husumet.

Muhalefet başka şeydir, husumet başka şey.

Muhalefet demokratik sistemin vazgeçilmezidir.

İktidarı eleştirir.

Alternatif politika üretir.

Seçimde iktidarı değiştirmeye çalışır.

Bunda hiçbir problem yoktur.

Fakat muhalefetin siyasi rekabetten çıkarılıp sürekli öfke, nefret ve düşmanlık duygusu üzerine kurulması başka bir şeydir.

Türkiye'nin özellikle son yedi yılına baktığımda benim gördüğüm tehlike tam olarak budur.

Ekrem İmamoğlu'nun siyasi yükselişiyle birlikte muhalefetin önemli bir bölümünde giderek tek merkezli bir psikoloji oluştu:

Erdoğan mutlaka gitmeli.

Buraya kadar demokratik siyasetin sınırları içerisinde görülebilir.

Fakat zamanla bu düşüncenin çevresinde öylesine güçlü bir siyasi ve psikolojik alan oluşturuldu ki mesele sadece Erdoğan'a muhalefet olmaktan çıktı.

Erdoğan'ın yaptığı her şeye karşı çıkmak adeta muhalifliğin ölçüsü hâline getirildi.

Devletin bazı stratejik politikaları bile Erdoğan üzerinden okunmaya başlandı.

Türkiye'nin savunma sanayii hamlelerinden dış politikasına, terörle mücadelesinden sınır ötesi operasyonlarına kadar birçok meselede “Türkiye açısından doğru mu?” sorusunun önüne “Erdoğan açısından faydalı mı?” sorusu geçirildi.

İşte tehlikeli olan budur.

Ben daha ileri bir ihtimali de ciddi biçimde düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.

Ekrem İmamoğlu'nun kendisinden bağımsız olarak, onun siyasi figürü üzerinden muhalefetin tamamını belirli bir psikolojik hatta sürüklemek isteyen birtakım iç ve dış çevreler bulunmuş olabilir.

Bunu bir ceza dosyasındaki maddi vakıa gibi söylemiyorum.

Bir hukukçu olarak iddia ile ispat arasındaki farkı bilirim.

Ama siyasetin ortaya çıkardığı sonuçları analiz etmek de gerekir.

Soruyu şöyle soralım:

Türkiye'nin bütün muhalefet enerjisinin yıllarca tek bir kişinin Cumhurbaşkanlığı ihtimali etrafında toplanması kimin işine yaradı?

Muhalefetin ekonomi, eğitim, hukuk, dış politika, güvenlik, teknoloji ve sosyal politikalar konusunda güçlü alternatifler üretmesi mi sağlandı?

Yoksa bütün siyasi enerji tek bir cümleye mi hapsedildi:

“Erdoğan gitsin.”

Eğer ikinci ihtimal gerçekleşmişse burada ciddi bir manipülasyon problemi vardır.

Çünkü bir ülkenin muhalefeti yalnızca iktidarı devirmek üzere programlanır, yerine ne koyacağını düşünemez hâle getirilirse; o muhalefetin siyasi aklı giderek başkalarının oluşturduğu psikolojinin esiri olur.

Ekrem İmamoğlu burada belki aktörlerden biridir.

Belki kendisi de bu büyük siyasi mobilizasyonun merkezine yerleştirilmiştir.

Fakat benim asıl üzerinde durduğum kişi değil, kurulan psikolojidir.

İşte Mansur Yavaş'ın Külliye'ye gitmesini bu nedenle önemli buluyorum.

Belki yalnızca Ankara'nın meselelerini konuşmak için gitti.

Belki ziyaretin bütün anlamı budur.

Ama siyasette bazı fotoğraflar, onları oluşturan kişilerin niyetinden çok daha büyük sonuçlar doğurur.

Mansur Yavaş'ın Külliye'ye girmesi, yıllardır muhalefetin üzerine kurulan psikolojik baskıya şu cevabı vermiştir:

Cumhurbaşkanı ile görüşmek ihanet değildir.

Devletin başıyla konuşmak teslimiyet değildir.

İktidarla aynı masaya oturmak muhalefetten vazgeçmek değildir.

Bunların tamamı demokratik devlet hayatının normalidir.

Hatta asıl anormal olan, bir belediye başkanının Cumhurbaşkanı ile görüşmesinin siyasi cesaret gerektiren bir davranış hâline gelmesidir.

Belki Mansur Yavaş da muhalefetin hangi koridora sürüklendiğini görmeye başladı.

Belki İmamoğlu üzerinden oluşturulan siyasetin, CHP'yi ve bütün muhalefeti giderek daralan bir alana hapsettiğini düşünüyor.

Belki milliyetçi ve devletçi siyasi geçmişinin kendisine söylediği basit gerçeğe dönüyor:

İktidarla mücadele edilir; devletle mücadele edilmez.

Bunları Yavaş adına kesin hüküm olarak söylemem mümkün değildir.

Ama ortaya çıkan siyasi sonuç budur.

Ve bence Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “iç cepheyi güçlendirme” çağrısı tam da burada gerçek anlamına kavuşmaktadır.

İç cepheyi güçlendirmek, herkesin AK Partili olması değildir.

Herkesin Erdoğan'ı desteklemesi hiç değildir.

İç cepheyi güçlendirmek; Türkiye'nin geleceğine ilişkin temel meselelerde milletin ortak paydasını genişletmektir.

İktidar ile muhalefet arasındaki rekabeti düşmanlığa çevirmemektir.

Türkiye'nin güvenliğini, üniter yapısını, bağımsızlığını, terörle mücadelesini ve dışarıya karşı millî menfaatlerini parti rekabetinin üzerinde tutabilmektir.

Dünya büyük bir dönüşümden geçerken bu mesele daha da önemlidir.

Türkiye'nin çevresindeki coğrafyaya bakın.

Savaşlar var.

Devletler parçalanıyor.

İttifaklar değişiyor.

Yeni güç merkezleri doğuyor.

Ekonomik ve askerî rekabet sertleşiyor.

Böyle bir dünyada Türkiye'nin en büyük gücü yalnızca ordusu veya ekonomisi değildir.

Milletin kendi içinde oluşturacağı sağlam siyasi cephedir.

Dışarıdan Türkiye üzerinde hesabı bulunan herhangi bir güç açısından en kullanışlı ortam, iktidarıyla muhalefeti birbirini düşman gören bir Türkiye'dir.

Çünkü siyasi rekabet yönetilebilir.

Ama toplumsal husumet bir ülkenin enerjisini içeriden tüketir.

İşte tam burada Bahçeli'nin hamlesiyle Erdoğan'ın Mansur Yavaş'a açtığı kapı arasında ben önemli bir devlet aklı devamlılığı görüyorum.

Bahçeli şunu söyledi:

Terörü bitirmek için gerekirse ezber bozarım.

Erdoğan'ın açtığı siyasi kapıyı ise ben şöyle okuyorum:

İç cepheyi kuvvetlendirmek için gerekirse muhalefetle yıllardır örülen psikolojik duvarları yıkarım.

Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan yaklaşım budur.

Bu başlangıca iktidar sahip çıkmalıdır.

Ama yalnız iktidar değil.

Mansur Yavaş gibi aklı başında muhalefet aktörleri de sahip çıkmalıdır.

CHP sahip çıkmalıdır.

Diğer muhalefet partileri sahip çıkmalıdır.

Ve en önemlisi millet sahip çıkmalıdır.

Çünkü mesele Erdoğan'ın veya Mansur Yavaş'ın siyasi geleceğinden çok daha büyüktür.

Mesele, Türkiye'de siyasetin yeniden normalleşmesidir.

Muhalefetin yeniden “düşman” değil, demokratik rakip hâline gelmesidir.

İktidarın da muhalefeti toptan gayrimeşru gören bir dile savrulmamasıdır.

Birbirimizi eleştireceğiz.

Seçimlerde yarışacağız.

Fikirlerimiz çatışacak.

Bazen çok sert tartışacağız.

Ama hiçbir güç bizi birbirimize düşman edememelidir.

Hele Türkiye dışındaki hiçbir odak, içerideki siyasi aktörleri kullanarak Türk milletinin yarısını diğer yarısına düşman hâle getirememelidir.

Ben meselenin özünü burada görüyorum.

Sayın Devlet Bahçeli terörü sona erdirmek için yılların siyasi ezberini bozdu.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan da şimdi iç cepheyi sağlamlaştırmak, muhalefetle iktidar arasındaki husumet dilini kırmak ve siyaseti yeniden devlet sorumluluğunun zeminine çekmek için başka bir ezberi bozuyor olabilir.

Eğer mesele buysa, bunu küçük siyasi hesaplarla boğmamak gerekir.

Çünkü bazen devlet aklı, kendi tabanının alkışlayacağı şeyi yapmak değildir.

Devlet aklı, gerektiğinde kendi tabanını bile şaşırtarak devletin geleceği için doğru olan adımı atabilmektir.

Bahçeli'nin yaptığı buydu.

Erdoğan'ın Mansur Yavaş'a açtığı kapı da aynı büyük siyasi cesaretin başka bir alandaki başlangıcı olabilir.

Bu kapı kapanmamalıdır.

Aksine genişletilmelidir.

Türkiye'nin iktidarı güçlü, muhalefeti aklı başında, siyaseti rekabetçi fakat devleti söz konusu olduğunda milleti yekvücut olmalıdır.

Çünkü önümüzdeki çağda ayakta kalacak ülkeler, yalnızca silahı veya parası çok olanlar değildir.

İç cephesi sağlam olan devletlerdir.

Ve bugün Türkiye'nin yapması gereken tam olarak budur:

Husumeti küçültmek, siyaseti büyütmek ve Türkiye'nin iç cephesini tahkim etmek.