Tarih, sadece geçmişte yaşananları anlatan soğuk bir arşiv deposu değildir; bugün bastığımız zemini, yarın yürüyeceğimiz yolu tayin eden canlı bir hafızadır. Ve ne yazık ki insanoğlu, o hafızayı işine geldiği gibi saptırmaya pek meraklıdır.

I. Dünya Savaşı’nın o zifiri karanlık günlerini bir hatırlayalım...

Mekke Şerifi Hüseyin’in İngiliz altınlarına ve sahte vaatlerine kanıp Osmanlı sancağına sırtını döndüğü, imparatorluğun güney cephelerinin ihanet ateşleriyle yandığı dönemde, Yemen dağlarında bambaşka bir vakar hakimdir. Günümüz Husilerinin atası ve toplumsal omurgası olan Yemen Zeydilerinin lideri İmam Yahya, 1911 Daan Anlaşması’yla İstanbul’a verdiği söze sadık kalmıştır. İngiliz Mısır Yüksek Komiserliği’nin cazip tekliflerini, vaat edilen bağımsızlık hülyalarını ve İngiliz sterlinlerini reddetmiş; izole kalmış Osmanlı 7. Kolordusu’na erzak sağlamış, Türk askerinin arkasını kollamıştır.

Kısacası, dünün Zeydileri ahde vefa göstermiş, İngiliz emperyalizmine ve onun maşalarına karşı Osmanlı’nın yanında durmuştur.

Peki, dün İngiliz altınlarına tamah etmeyip Hilafet merkezine sadakat gösteren bir çizginin bugünkü mirasçıları olan Husiler (Ensarullah), nasıl oluyor da Türkiye’yi hedef alan, örtülü ya da açık tehdit dili barındıran söylemlere sarılabiliyor? Dünün ahde vefası, bugün nasıl bir savrulmaya dönüştü?

Bu sorunun cevabı, ne yazık ki idealist tarih okumalarında değil, Orta Doğu’nun acımasız jeopolitik gerçeklerinde gizlidir.

Birincisi; Husiler artık bağımsız bir Yemen aktörü değildir.

Yemen’in yerel dinamiklerinden doğan bu hareket, zaman içerisinde Tahran’ın bölgesel güç projeksiyonu olan "Direniş Ekseni"nin en radikal uç kuvvetine dönüşmüştür. Husilerin vizyonunu ve karar alma mekanizmasını belirleyen ana unsur, artık Sana’daki Zeydi gelenekleri değil; İran’ın Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e kadar kurmaya çalıştığı vesayet alanıdır. Ankara ile Tahran arasındaki bölgesel rekabet sertleştikçe, Husilerin söyleminde de Türkiye karşıtı tonun yükselmesi kaçınılmaz hale gelmektedir. Yani namlu Husi’nin elindedir belki ama tetiğe dokunan irade bölgesel hırsların ürünüdür.

İkincisi; Ideolojik başkalaşım.

1911’deki İmam Yahya’nın Zeydiliği ile bugünkü Husilerin benimsediği doktrin aynı değildir. Husiler, kuruluş süreçlerinde İran devrimci Şiiliğinden son derece yoğun bir şekilde etkilenmiş, radikalleşmiştir. Bu ideolojik dönüşüm, hareketi geleneksel duruşundan koparmış; kendisi gibi düşünmeyen her aktörü, Türkiye dahil olmak üzere, "öteki" ve hatta "hasım" ilan eden bir dar kafalılığa hapsetmiştir.

Üçüncüsü; İç kamuoyuna yönelik ucuz retorik.

Yemen’de yıllardır süren yıkıcı savaşın, açlığın ve sefaletin faturasını yönetmek zorunda kalan Husiler, kitleleri konsolide etmek için sürekli bir "dış düşman" yaratmak zorundadır. Türkiye’nin Somali’den Kilis’e, Doğu Akdeniz’den Karabağ’a kadar geniş bir coğrafyada kurduğu dengeli ve milli güç projeksiyonu, bölgesel vekillerin işine gelmemektedir. Türkiye’nin Gazze meselesindeki yapıcı ve devlet aklına dayanan tutumu, Husilerin Kızıldeniz’de sergilediği korsanlıkvari şovların altını boşalttığı için de Türkiye hedef alınmaktadır.

Ancak bilinmelidir ki; bu coğrafyada köksüz sloganlarla, vekalet savaşlarının tetikçiliğini yaparak büyük devlet olunmaz.

Tarih, İngiliz ikbaline güvenip Osmanlı’ya ihanet eden Şerif Hüseyin’in sonunu yazmıştır. Aynı tarih, dün Osmanlı’ya sadık kalanların torunlarının bugün başka güçlerin kuklası olarak Türkiye’ye diş bilemesini de hezimet sayfalarına kaydedecektir.

Türkiye Cumhuriyeti; tarihi birikimi, devlet aklı ve ordusuyla Kızıldeniz’deki birkaç vekil örgütün hezeyanlarıyla sarsılacak bir yapı değildir. Dün dedelerine saygı duyduğumuz Yemen halkının, bugün kendilerini bölgesel hesaplara yem eden bu ipi pazara çıkmış yapılardan kurtulması, en büyük temennimizdir.

Çünkü Türkiye, dostluğunu da tarihteki vefasını da unutmaz; ama kendisine uzatılan kirli elleri kırmayı da çok iyi bilir.