Türkiye finans piyasalarında son birkaç gündür yaşananları yalnızca bir şirket satın alma haberi olarak okumak büyük hata olur.

Önce filmi başa saralım.

9 Eylül’de Tera Grubu, Pusula Finans Holding ile holdingin ve hissedarlarının kontrolündeki şirketlerden oluşan ekonomik bütünlüğün devralınması amacıyla görüşmelere başladığını açıkladı. Bu yapının içinde Pusula Portföy, Pusula Yatırım, Katılımevim başta olmak üzere sermaye piyasaları ile finans sektörünün farklı alanlarında faaliyet gösteren kuruluşlar bulunuyor. Ertesi gün, yani 10 Eylül’de tarafların devrin temel ticari ve finansal koşullarında anlaşmaya vardığı KAP üzerinden kamuoyuna duyuruldu.

Fakat hemen ardından ortaya çıkan tablo, bu anlaşmanın neden sıradan bir satın alma olmadığını gösterdi.

Pusula Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Muhammet Yarız hakkında yakalama kararı çıktı, hesapları ile mal varlığına tedbir konuldu..

Bir tarafta yüz binlerce yatırımcının izlediği sermaye piyasası şirketleri, diğer tarafta tasarruf finansman kuruluşları, bir tarafta katılım bankacılığı; öbür tarafta grubun önemli yöneticileri hakkında kamuoyuna yansıyan son derece ciddi adli gelişmeler...

Tam böyle bir dönemde Tera Grubu geri çekilmedi.

Tam tersine 12 Eylül’de KAP üzerinden yeni bir açıklama yaptı ve kamuoyuna yansıyan gelişmelerin Pusula Finans Holding ile bünyesindeki şirketlerin tüzel kişiliklerinden ve faaliyetlerinden ayrı değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, devralma işlemine ilişkin stratejik ve finansal değerlendirmelerinde değişiklik olmadığını duyurdu. Sürecin devam edeceği açıklandı.

Bence meselenin hakkını teslim etmek gerekiyor.

Tera Grubu burada belki de yalnızca şirket satın almıyor; çok daha büyük bir finansal savrulmanın önüne geçiyor.

Bunu kesinleşmiş bir sonuç gibi söylemek mümkün değil. Ancak yaşanan gelişmelerin kronolojisine baktığımızda, güçlü bir sermaye grubunun tam da belirsizliğin arttığı bir anda yapıya talip olması ve kamuoyundaki gelişmelere rağmen masadan kalkmaması, sistem açısından önemli bir istikrar unsuru olarak görülebilir.

Çünkü finans piyasalarında bazen sorun bilanço değildir.

Sorun güvendir.

Bir finans kuruluşunun yöneticisi hakkında yakalama kararı çıktığı haberinin yayıldığı, bir başka önemli isim hakkında yurt dışına çıkış yasağının konuşulduğu bir ortamda ilk zarar gören şey şirket kasasındaki para olmayabilir.

İlk zarar gören şey müşterinin psikolojisidir.

Katılımevim’e yıllarca ödeme yapan vatandaş “Benim param ne olacak?” diye sorar.

Birevim müşterisi aynı soruyu sorar.

Bir bankaya veya tasarruf finansman kuruluşuna parasını emanet eden insan, televizyonda “yakalama kararı”, “yurt dışına çıkış yasağı”, “mal varlığına tedbir” ifadelerini duyduğu anda finansal tabloları incelemeye başlamaz.

Parasını düşünür.

İşte bankacılık ile borsanın arasındaki temel fark da budur.

Borsaya giren yatırımcı fiyat riskini kabul eder. Bir hisse yükselir, düşer; yatırımcı bunun bilincindedir. Fakat banka müşterisi ya da tasarruf finansman sistemine ev sahibi olma hayaliyle giren aile, parasını spekülatif risk almak için teslim etmez.

O para emanettir.

Devletin düzenlemeleri de zaten bunun için bu kadar ağırdır.

Tasarruf finansman şirketleri sıradan ticari işletmeler değildir. BDDK’nın faaliyet iznine ve sürekli denetimine tabidir. Bu şirketlerin sahiplik ve yönetim yapılarındaki önemli değişikliklerin de mevzuatta özel kurallara bağlanmasının nedeni budur.

Dolayısıyla bugünkü tartışmada Tera’ya haksızlık etmek doğru değil.

Aksine, şu soruyu sormak gerekiyor:

Tera devreye girmeseydi ne olacaktı? Bir cevabı var elbette. Ama konumuz o değil…

Şimdi yeni bir durum var ortada.. Buradan açık biçimde BDDK’ya, SPK’ya ve TMSF’ye seslenmek gerekiyor.

Bu dosya artık normal prosedürle geçiştirilecek bir satın alma dosyası olmaktan çıktı.. BDDK devir sürecindeki mali yeterliliği en ince ayrıntısına kadar incelemeli.. SPK, sermaye piyasası işlemleriyle finans kuruluşlarının kaynakları arasında aşılması mümkün olmayan duvarların kurulmasını sağlamalı.

Ve TMSF, bugün doğrudan el koymayı gerektiren bir hukuki tablo bulunmasa bile, muhtemel bütün risk senaryoları için şimdiden masada olmalıdır.

TMSF’nin bu konuda tecrübesi var.

Türkiye 2021 yılında tasarruf finansman sektöründe büyük bir temizlik yaptı. Çok sayıda şirket tasfiye sürecine alındı. Ardından yapılan düzenlemelerle müşterilerin mağduriyetinin azaltılması, sözleşmelerin sağlıklı kuruluşlara aktarılması ve sistemin ayakta tutulması için TMSF önemli görevler üstlendi.

Yani devlet bu filmi daha önce gördü.

O nedenle bugün kimse “Ortada henüz kriz yok” rahatlığına kapılmamalıdır.

Zaten iyi devlet yönetimi, kriz çıktıktan sonra enkaz kaldırmak değildir.

Kriz çıkmadan önce kapıyı tutmaktır.

Ben Tera Grubu’nun Pusula yapılanmasına girmesini bu açıdan önemli görüyorum. Ortaya çıkan adli gelişmelerin ardından satın alma kararından vazgeçilmemesi, finansal yapının dağılmasının önüne geçen bir emniyet supabı işlevi görmüş olabilir.

Bunun hakkını teslim edelim.

Ama aynı cümle içerisinde ikinci gerçeği de söyleyelim:

Tera’nın iyi niyeti veya mali gücü, kamu denetiminin yerini tutamaz.

Çünkü artık konuştuğumuz para yalnızca şirket ortaklarının parası değildir.

Katılımevim müşterisinin parasıdır.

Birevim müşterisinin parasıdır.

Bankaya parasını yatıran vatandaşın tasarrufudur.

Ve onların güvenliği hiçbir ticari anlaşmanın insafına bırakılamaz.

Gerekirse bankacılık ve tasarruf finansman şirketlerinin sermaye piyasası faaliyetlerinden daha keskin biçimde ayrıştırılması da tartışılmalıdır. Gerekirse nihai ortaklık yapısı yeniden şekillendirilmelidir. Gerekirse mali gücü yüksek ve borsa hareketlerinden daha bağımsız yatırımcıların bu şirketlere ortak olması sağlanmalıdır.

Bütün seçenekler masada tutulmalıdır.

Çünkü bugün yapılacak en büyük hata iki aşırı uçtan birine savrulmaktır.

Birincisi, yaşanan adli gelişmeleri görmezden gelerek “Şirketler çalışıyor, sorun yok” demektir.

İkincisi ise Tera’nın devralma girişimini zan altında bırakıp, belki de sistemi ayakta tutan müdahaleyi itibarsızlaştırmaktır.

Doğru olan ikisinin ortasındadır.

Tera bir yangının büyümesini engellemiş olabilir.

Şimdi devletin görevi o binaya girip bütün elektrik tesisatını kontrol etmektir.