Türkiye’de yaşadığımız her sıkıntıyı “ekonomik kriz” kelimesinin içine doldurarak açıklamaya çalışıyoruz.
Enflasyon diyoruz, hayat pahalılığı diyoruz, faiz diyoruz, döviz diyoruz.
Elbette bunların hepsi önemlidir. Ancak ben Türkiye’nin bugün karşı karşıya bulunduğu meselenin yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacağını düşünüyorum.
Çünkü ortada garip bir çelişki var.
Yollar otomobillerle dolu. Son model araçların sayısı her geçen gün artıyor. Restoranlarda rezervasyonsuz yer bulunmuyor. Alışveriş merkezleri kalabalık, tatil beldeleri dolu, lüks tüketim devam ediyor.
Ama aynı Türkiye’de milyonlarca insan ay sonunu getirmekte zorlanıyor. Emekli hesabını kuruş kuruş yapmak zorunda kalıyor. Dar gelirli vatandaş pazarda etikete bakarak ürün seçiyor. Gençler geleceklerini kurmakta zorlanıyor.
O hâlde mesele yalnızca “para yokluğu” değildir.
Mesele, paranın nasıl kazanıldığı, nasıl bölüşüldüğü ve insanın para karşısında hangi ahlaki sınırları koruduğudur.
Ben buna çürüme diyorum.
Çürüme; üretmeden kazanmayı marifet saymaktır.
Çürüme; maliyeti yüzde on artan mala yüzde elli zam yapıp bunu piyasa şartları diye açıklamaktır.
Çürüme; vatandaşın mecburiyetini fırsata çevirmektir.
Çürüme; kirada, gıdada, otomobilde, hizmet sektöründe, ticarette ve hayatın her alanında “Ben ne kadar hak ediyorum?” sorusunun yerine “Karşımdakinden ne kadar koparabilirim?” anlayışının geçmesidir.
Bir toplum için asıl tehlike enflasyonun yükselmesi değildir.
Enflasyon düşürülebilir.
Faiz indirilebilir.
Döviz istikrara kavuşturulabilir.
Bütçe düzeltilebilir.
Ekonomik krizler doğru politikalarla aşılabilir.
Fakat ahlaki çürümenin ekonomi reçetesi yoktur.
Çünkü güven bir kere ortadan kalkmaya başladığında mesele Merkez Bankasının, Hazine ve Maliye Bakanlığının veya herhangi bir ekonomik programın sınırlarını aşar.
Esnaf müşterisine, müşteri esnafa; vatandaş kuruma, kurum vatandaşa; kiracı ev sahibine, ev sahibi kiracıya güvenmiyorsa orada yalnızca ekonomik problem yoktur.
Orada toplumsal sözleşme aşınmaya başlamıştır.
Üstelik bunun hemen yanında çok daha tehlikeli başka bir mesele vardır: adalet duygusunun zedelenmesi.
Aynı şehirde birileri servetine servet katarken diğerleri temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa; orta sınıf giderek daralıyor, çalışan insan emeğinin karşılığını alamadığına inanıyorsa mesele artık sadece kişi başına düşen millî gelir değildir.
Bir ülkenin zenginleşmesi başka, o zenginliğin toplum tarafından hissedilmesi başka şeydir.
Millî gelir yükselirken toplumsal öfke azalmıyorsa yalnızca büyüme rakamlarına değil, bölüşüm mekanizmasına da bakmak gerekir.
Çünkü devlet sadece ekonomiyi büyütmekle değil, adalet duygusunu korumakla da yükümlüdür.
Burada devlete çok önemli bir görev düşmektedir.
Serbest piyasa, sahipsiz piyasa demek değildir.
Ticaret özgürlüğü, fırsatçılık özgürlüğü değildir.
Kâr etmek meşrudur; fakat insanın mecburiyetini sömürmek başka bir şeydir.
Devlet piyasayı boğmamalı ama denetimsiz de bırakmamalıdır. Rekabeti korumalı, kartelleşmeye izin vermemeli, haksız kazançla mücadele etmeli ve kuralları herkese eşit biçimde uygulamalıdır.
Fakat devletin yapabileceklerinin de bir sınırı vardır.
Ahlak yalnızca kanunla üretilemez.
Her dükkânın başına polis, her kasanın yanına müfettiş, her insanın vicdanına hâkim koyamazsınız.
Bu nedenle mesele aynı zamanda aileden okula, ticaretten medyaya, siyasetten bürokrasiye kadar uzanan büyük bir ahlak ve zihniyet meselesidir.
Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca ekonomik reform değildir.
Ekonomik reformla birlikte hukuk, eğitim, kamu yönetimi, denetim ve toplumsal ahlak alanında ciddi bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç vardır.
Başta Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere devlet yönetiminde sorumluluk taşıyan herkesin bu tabloyu yalnızca enflasyon rakamları üzerinden değil, toplumsal bünyenin bütünü üzerinden okuması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü rakamları düzeltip insanı kaybedersek hiçbir şeyi düzeltmiş olmayız.
Ekonomiyi büyütüp adalet duygusunu küçültürsek zenginleşmiş sayılmayız.
Millî geliri artırıp ahlakı, güveni, liyakati ve toplumsal dayanışmayı kaybedersek geriye üzerinde övüneceğimiz güçlü bir toplum kalmaz.
Türkiye’nin asıl meselesi budur.
Ekonomik kriz geçer.
Ama çürüme yerleşirse, faturayı yalnız fakirler veya zenginler değil, devlet ve millet birlikte öder.
Bu nedenle bugün yapılması gereken yalnız ekonomiyi düzeltmek değil; ahlakı, adaleti, güveni ve toplumsal vicdanı yeniden ayağa kaldırmaktır.