İnsan aciz.

İnsan fakir.

İki yara.

Birincisi, düşmanlarına karşı kuvvetsizlik.

İkincisi, ihtiyaçlarına karşı sermayesizlik.

Bediüzzaman, Birinci Söz’de bu iki yaraya bir çare gösteriyor:

Bismillah.

Çünkü besmelede acze mukabil tükenmez bir kuvvet, fakra mukabil bitmez bir bereket var.

Peki insanın düşmanları kim?

Ölüm.

Hastalık.

İhtiyarlık.

Bunlarla mücadele edecek ne kudreti var insanın ne de ömrünü bir dakika uzatacak iradesi.

Üstelik her gün doğan güneş, her gece çöken karanlık, birbirini takip eden mevsimler…

Hepsi ömür sermayesinden bir parça daha eksildiğini haber veriyor.

Dünya dönüyor.

Takvim ilerliyor.

İnsan, kendi idam sehpasına doğru götürüldüğünü düşünüyor.

İşte acz yarası!

Bir de fakr var.

İnsanın bir lokma ekmeğe, bir yudum suya ihtiyacı var.

Fakat o lokmanın hazırlanması için toprağın, suyun, havanın, güneşin ve sayısız şartın bir araya gelmesi gerekiyor.

Bir lokmanın arkasında koca bir kâinat!

İnsanın ise bunlara hükmedecek sermayesi yok.

İşte fakr yarası!

Demek ki insan, kendisini tehdit ediyor gibi görünen hadiselere karşı son derece kuvvetsiz; ihtiyaçlarını karşılayan nimetlerin karşısında ise nihayetsiz muhtaç.

Bediüzzaman’ın Birinci Söz’de dünyayı bir çöle benzetmesi bu bakımdan mânidar.

İki yolcu var.

Biri mütevazı.

Diğeri mağrur.

Mütevazı olan, çölün hâkimine mensubiyetini bildiriyor. Onun ismiyle hareket ettiği için tehlikelerden korunuyor, ihtiyaçlarına karşı yardım görüyor.

Mağrur olan ise kendi kuvvetine güveniyor.

Her tehlike karşısında titriyor.

Her ihtiyaç için ayrı kapıya gidiyor.

Birinin dayanağı var.

Diğerinin korkusu da dilenciliği de bitmiyor.

Şu dünya çölünde insanın hâli de böyle.

Mümin Bismillah diyor.

Çünkü biliyor ki güneşin de ayın da toprağın da bütün mevcudatın da müstakil bir kudreti yok.

Hepsi Rabbinin emrine musahhar.

Yef’alullâhu mâ yeşâ.

Allah dilediğini yapar.

Öyleyse mümin, ölümün karşısında niçin ürksün?

Hastalığın karşısında neden ümitsizliğe düşsün?

İhtiyarlığı niçin yalnızca bir tükeniş olarak görsün?

Bunlar da ilâhî isimlerin farklı tecellilerine, teceddüd-i esmâya açılan hâdiselerdir.

Elbette insan acı çeker. Hastalıktan sakınır, ölüm karşısında hüzünlenir.

Fakat bilir ki hiçbir hâdise Rabbinin iradesinden hariç cereyan etmez.

Bu marifet, korkunun mahiyetini değiştirir.

İhtiyaçlarına gelince…

Mümin güneşten medet ummaz.

Toprağı müstakil rızık verici bilmez.

Suyu nimetlerin hakiki sahibi saymaz.

Çünkü onların da aczi var.

Fakrı var.

Kendi varlıklarını dahi kendilerinden bilmeye hakları yok.

Üzerlerinde görünen sanatın Sâni’i, nimetlerin Mün’im’i Cenab-ı Hak’tır.

Mümin sebeplere müracaat eder. Çalışır, tedbir alır, rızkını arar.

Fakat kalbini o sebeplere bağlamaz.

İstediğini Allah’tan ister.

Dayanağını O’nun kudretinde, ümidini O’nun rahmetinde bulur.

Mağrur yolcu ise sebepleri müstakil gördüğü ölçüde her birine ayrı ayrı boyun eğmek zorunda kalır.

Bir yanda hadiselere karşı bitmeyen korku.

Öbür yanda ihtiyaçlar karşısında tükenmeyen dilencilik.

Hâlbuki çare, kendi aczini ve fakrını bilmekle beraber bütün mevcudatın da aynı yaralara müptela olduğunu görmektir.

Aczine karşı kudret, fakrına karşı rahmet…

İnsan Bismillah dediğinde işte bu iki hakikate iltica eder.

Ve Birinci Söz’ün sırrı burada açılır:

Kâinata muhtaç insan, kâinatın da muhtaç olduğu Allah’ın ismine dayanır.

Bismillah!

Selam ve dua ile

Fî-emanillah