YÜCEL OĞURLU

Örgütün beslendiği zemini, kişileri nasıl ikna ettikleri, yaklaştıkları insanlara “duymak istediklerini söylemeleri”, yıllarca açıkça çatışmadan kaçınarak ancak gizli failler olarak emelleri önündeki her engelle nasıl uğraştıkları, kişilerin kullanılan zaafları, politik zemine ilgisiz durup nasıl nüfuz ettikleri ve artık herkesçe bilinen istihbari usulleri… Hedefteki insan tipleri ilk kalemde üçe ayrılabilir: Başarılılar veya zenginler veya bu iki sınıfta olmasa da her durumda kullanılabilecek kadar iyi niyetli/munis/itaatkâr insanlar… Tehditler ise, itaatkâr olmayan, oyunu çözebilen ve zorluk çıkaran her kesimden insan… Kemalistler, solcular, Masonlar, milliyetçiler veya hangi gruptan olursa olsun dindarlar. Burada sayılan ve bilmediğimiz bütün bu yöntemler, her biri ayrı bir başlık altında incelenebilir.

Hepsinden önemlisi, güya din adına çalışan ama vatan, millet, devlet, ümmet ve kendileri dışındaki toplum üzerinde hiçbir kaygı taşımayan; Makyavelizmde sınır tanımayan; kendilerinin dünyanın kurtarıcısı olduğuna inandırılmış bir kitlenin nasıl ortaya çıkarıldığı konuları özellikle incelenmeli. Tabii ki, onlarca yıl boyunca her dönem her kesimden insanın bu yapılanmaya nasıl göz yumduğu da ayrı bir bahis konusu.

“KENDİLERİ DIŞINDAKİLERİ CAHİL, GÖZÜ BAĞLI VE YANILMIŞ OLARAK GÖSTERDİLER”

Örgüt, anlatmakla bitmeyecek kadar İslam dışı metodu İslami ambalajlar ve tevil yollarıyla yandaşlarını ikna ederek ve hormonlu büyümesine dış devletlerin, hatta kendilerine muhalif görünümlü dost yapıların destekleriyle büyürken ve dinin kutsallarını (mukaddesatı) alet ederek Makyavelist/pragmatist yöntemlerle devasa bir yapılanma oluşturdu. Bu ve benzeri yapılarla yeniden karşılaşmamak için, sürekli olarak ne kadar da büyük veya gizemli olduklarını anlatmanın Türkiye’nin geleceği adına sağlayacağı hiçbir fayda yok. O halde bu yapıları üreten zemini sorgulamanın; sahih İslam anlayışının nasıl oluşturulabileceğinin;  dinin bundan sonra da kullanılmasına karşı toplumun nasıl teyakkuzda tutulabileceğini; yeni hormonlu veya asalak yapıların türememesi için neler yapılması gerektiği ve fikrî (düşünsel) olarak nerede durulması gerektiğine kafa yormak şart oluyor.

“Emrolunduğun gibi dosdoğru olmak” (Hud-112) ayeti karşısında, konjonktüre göre doğru veya eğri durmayı seçmek varoluşsal bir yanlış tercih meselesidir. Olduğundan farklı görünerek sakınmak için Tedbir/Takiye anlayışına ana çizgi (mainstream) İslam anlayışında can güvenliğine tehdit olmadıkça ruhsat verilmemiştir. Ancak öteden beri, bu kişiler ibadetlerini gizleseler de gün geçtikçe yükselen mütekebbir bir duruş ve “meselenin künhüne vakıf” bir eda, kendileri dışındakilerin cahil, yanılmış veya gözü bağlı olduğunu düşünmeleri gizleyebilecekleri bir tavır olmaktan çıkmıştı.

Psikolojik olarak “seçilmişlik” algısı ise başlı başına bir vahamet. Herkesin bilip gördüğünden fazlasını önceden biliyor olmak gibi ‘ayrıcalıklı olma hissi’, bir süre sonra psikopatik durumlar da ortaya çıkarabiliyor. İlahi kaynaklı zannettikleri bilginin istihbari olduğunu belki simdi bir kısmı anlamış olabilir. Kendi kızı Hz. Fatıma’ya “Ben senin için dahi bir şey yapamam”diyen Peygamber’den habersiz gibi, hem dünya hâkimiyetini hem de ahiret garantisini elde etmişçesine emin bir kitle türeyiverdi.  Kendi adanmışlıklarının ve garantilerinin yanında, himmet veren esnafa, örgütün islerini kolaylaştıran diğerlerine, hatta örgütün mağdur ettiği diğer insanlar için “karşılıklarını ahrette alacaklarını” söyleyecek kadar Allah’ın yerine geçerek karar verebilen bir yapı nasıl oluştu?

Vahyi ve sünneti, 1400 yıllık içtihat, tefsir, yorum ve geleneği bir çırpıda sildiklerinin herhalde farkında bile olamayacak kadar ‘büyülendiklerini’ veya zaten hiçbir zaman bu temel referanslarla doğrudan yüzleşemediklerini anlamak gerekiyor. Hatta bu, yanlış ve ‘haram’ yolları bunları ‘din için’ veya ‘dinin gereği’ zannetmek, asli kaynakların yerine, kulaktan kulağa süzüle süzüle ve öğrenilmesi istenildiği şekilde çarpık tarzda öğrenmeyi kabul etmek anlamına geliyor.

Asırladır binlerce din adamının, ulemanın vermediği başörtüsü fetvasını bir çırpıda veren ve sorgulandığında insan aklıyla ve hafızasıyla alay edercesine inkâr edilmesine şahit olmuşsunuzdur. Bunun için bedel ödeyenleri cehaletle suçlamalarına da. En azından “Bir kişinin başını örtmesi veya açık tutması tercihidir ve saygı duymak gerekir” demek yerine, direnişi kıracak şekilde ‘grev kırıcılık’ yapmak, bir farzı günün şartlarına “neshetmeye”  kalkışmak, aileleri parçalayan travmalara yol açmış, ne fetvadan ne de sonuçlarından dolayı “pek hassas bünye” pişmanlık emaresi gösterememişti. Ne de olsa yanılmazdı!

“HİLE YAPANLAR HANGİ BAŞARIYA VE COĞRAFYAYA ULAŞIRSA ULAŞSIN HASTALIKLIDIR VE TEHLİKELİDİR”

Bütün diğer gruplardan farklı olarak uyguladıkları takiye/tedbir inançlarının Şiilerin en belirgin özellikleri olduğunun çoğu farkında bile değildi belki de. Hâlbuki bu, ömrü boyunca insani iki veya daha çok yüzlü yaşamaya iten saçma uygulamayı yapmadan dürüstçe yoluna devam eden insanlar hiç de az değildi. 28 Şubat’ta en zor olan yerlerden birisi üniversitelerde kimliğimizi, duruşumuzu asla saklamadan, gizlemeden, komplekse girmeden, ezmeden kendimizi ezdirmeden zor da olsa bir cok insan gibi biz de yürüdük.  Ayrıca, insanın inandığı değerler için bedel ödemesi kadar şerefli ve onurlu bir şey var mıdır? Bu hal hiç istenmese de sağcısına, solcusuna, dindarına, milliyetçisine herkese geçerli bir kural. Bugün, gizlenenlerin, gizlenmeyenlerden daha iyi durumda olduğunu kimse söyleyemez.

Takiye/tedbir yolunun, görülmedik maliyetleri vardı. Ihsan şahsiyetini bölen, ikili kişiliği hayatin kuralı haline getiren, insanların birikin meslektaşları ile aile içinde bile birbirine olan itimat/güveni kaybetmesine sebep oldu.

Peygamber’in “Elinden ve dilinden emin olunan” kişi olarak tanımladığı inançlı insan yerine, soru çalan, yandaş kayıran, röntgen yapan, şantaj için arşiv depolayan, sicil bozan, iftira içerikli ihbar mektupları yazan insanlara çevirmek ve bunu da Peygamber’in hayatında bir defa savaş sırasında uyguladığı “Savaş hiledir” hadisine dayandırarak iftira atmış olan ve bütün hayati bunun üzerine oturtan bir “kurgu anlayış” hangi başarıya hangi coğrafyaya ulaşırsa ulaşsın, maluldür, hastalıklıdır ve tehlikelidir…

“İSTİHBARATI ‘KERAMET’LE KARIŞTIRMAK AFFEDİLİR BİR AYMAZLIK DEĞİL”

Yine aynı şekilde ‘Ihmam Masum’ (başımızdaki kişi hayatı boyunca hata yapmaz) anlayışı tamamen İran/Şii kültürünün bir ürünüdür. Tam 20 yıl önce, bu gruptan bir kişiye, bizim basımızdaki insanın da “Küçük hataları, yanlış yorumları olabilir” dedirtememiştim. Hâlbuki sadece peygamberlerin ‘ismet sıfatı’ vardı ve onlar bile ‘zelle’ adıyla yanılmalar ve hatalar yasayabilirlerdi. Bu tur temel bir bilgiyi, atlayarak örgütteki ilahiyatçıların bile savunması oldukça enteresandı.

Taktik ve örgütlü çalışmaya dayalı, bu zahiren başarılı gelişmeler, kendi inandıkları gibi  “Allah’ın inayeti”ne değil, iç ve dış başka güçlerin inayet ve göz yummalarına dayalı gelişmelerdi. Mesela Rusya`daki okulların açılmasının izinlerini oradaki nüfuzlu Tatar ve Kafkasyalılar başaramıyor ve izinleri çok ilginç şekilde Türk vatandaşı bir Musevi işadamı alıyordu. Okullar kapatılırken de Amerikan istihbaratına çalıştıkları suçlamasıyla kapatılıyordu. İstihbarat bilgisiyle “kerameti” birbirine karıştırmak affedilir bir aymazlık değil. Bunun da farkına varmayacak kadar üstündekilere güvenen, İslam’ın asla emretmediği ölçüde bir ‘mutlak itaatkâr’ bir yapılanma var ortada…

Editör: TE Bilisim