☰
✕

SENİN İLACIN BENDE

Abone Ol

Üstünüze afiyet bu sabah uyandığımda hafif bir kırgınlığım vardı. Önce önemsemedim. Yatakta dönmeye devam ettikçe, ciddiye almam gerektiğinin farkına vardım. Hiç kalkasım yok, iş yapasım yok, kahvaltı edesim yok, en kötüsü iki satır bir şey okuyasım yok. Düşünsenize okumaya takati olmayan bir yazar. Siz düşünün, ben çare aramaya gidiyorum.

Tatsızlığımı ilk hisseden eşim oldu. “Kahvaltı edelim geçer” dedi. “Olmazsa bir gripin atarsın” diye de ekledi.

“Hazır olan sofraya mecburen kuruldum” desem yalan olur. Şöyle sandalyenin köşesine siniverdim. Bir şeyler yemek için çabaladım ama ne gezer, boğazımdan iki lokma geçmedi.

Telefonla uğraşayım dedim. Sosyal medyada önüme çıkan beş paylaşımdan birisi; “kırgınlığınız mı var, sabah halsiz mi uyanıyorsunuz” oldu. “Evet” dedim içimden; parmaklarım da linke tıklayıverdi. Neler yaparsam sabahları dinç uyanırım diye verdikleri listeyi merakla kontrol ettim. Sıralananların çoğunu almaya gücüm yok, bir kısmını ise yapmaya takatim yok. Sosyal medya sağlık tavsiyesiyle doluydu. Kimi bunu tüket diyordu, kimi de onu tüketmemeyi öğütlüyordu. O kadar çok yenecek, içilecek, yapılacak şey vardı ki, onlara kalsa sabahtan akşama kadar tıkınır, sonra da onları eritmek için yararlı-yararsız bir sürü hareket yapardın. O kadar yıl okuyup doktor olmaya, uzmanlaşmaya gerek yoktu.

Tam telefonu masaya indiriyordum ki, bacanağım aradı. Konuşacak halde olmadığımı “Alo” deyişimden anlayan bacanak, hemen ne olduğunu sordu ve ardından da reçetesini sundu. Ilık suya birkaç damla sirke, biraz da limon sıkmalıymışım. İsteksiz isteksizce birkaç kelam daha ettikten sonra kapattım telefonu.

En iyisi dışarıya çıkmaktı. Biraz dolaşsam geçerdi belki. Evden çıktım, asansörde emekli albay olan komşumla karşılaştım. Alnımda, “bu adam bu sabah kırgın uyandı” yazıyor olmalı ki, hemen,

-Hayırdır dedi, bugün tatsızsın.

-İki şeker at geçer, diyecektim, onun yerine “önemsiz, geçer” dedim.

-Önemsiz olur mu, bak ben sana bir tavsiye vereyim, hemen git aktardan şunu al, iki kaşık ye geçer, diyerek, küçük not defterine bir şeyler yazdı, not kağıdını da yırtarak bana uzattı.

Emekli albay komşum zamanında birkaç kez darbe girişiminde bulunan grup içerisinde yer almış ama hepsinde de başarısız olmuş. Şimdi torunlarıyla darbecilik oynuyor.

Asansörden indim, yürümeyi düşünüyordum ama dış kapıdan tam adımımı atacağım zaman önümden bir taksi geçti. Filmlerdeki gibi “Hey taksi” diye bağırasım geldi ama beni anlamayacağını biliyordum, ıslık çaldım. Önceden bekliyormuş gibi ıslığımın başlamasıyla durması bir oldu. Dudağım öylece kalakaldı. Başarısız darbeci komşuma başımla selam vererek taksinin arka kapısını açıp oturdum.

-Nereye beybaba, dedi taksici,

-Beybaba senin babandır, dedim ve devam ettim,

-Sen sür, tarif ederim, dedim. Halbuki aksiyon filmlerindeki gibi “öndeki arabayı takip et” demeyi ne çok isterdim. Bir türlü o heyecanı yaşayamadım.

Şoför konuşkan birisi çıktı, ben ise konuşmaya niyeti ve takati olmayan birisi. İlla beni konuşturacak ya,

-Hava bugün güzel değil mi amca, dedi.

-Hı hı, dedim, devamını getirmedim.

-Üstüme vazife değil ama hayırdır, sanki hasta gibisin, deyince gayriihtiyari dikiz aynasına baktım. Rengim atmamıştı, suratsızlığım üstümdeydi, o kesindi. Aksiliğim de üstümde olmalı ki,

-Hasta değilim, kırgınlığım var, diye tersler gibi konuştum.

-Yahu bey amca, şunu baştan desene. Tam sana göre bir ilacım var, diyerek elini cebine attı,

-Al şunu, bir dakika… şurada su olacaktı. Hah buldum. Bunu da iç. Hiçbir şeyciğin kalmaz.

-İstemem kalsın, deyip, somurtarak oturdum. Telefonumun zili çaldı. Arayan benim gibi emekli bir arkadaşımdı. Çay ocağında oturuyormuş, canı sıkkınmış, gelecek miymişim? Hiç günümde değildim ama kırmak da istemedim. Halsiz olduğumu, sabah hayli kırgın uyandığımı söyledim.

-Senin ilacın bende, dedi.

Taksiciye “öndeki aracı takip et” demek yerine, çay ocağının adresini verdim, “Buraya gidelim” dedim. Bu da bir şey. Bol olmasa da bir aksiyonu vardı.

Emekli dostum elinde ilaçla beni bekliyordu, tabureden doğrularak bana uzattı, ne olduğunu bile sormadan “istemem” dedim, çay söyledim. Çaycı,

-Dedeciğim şimdi sana bir karışım vereceğim zıpkın gibi olacaksın, diyerek, çay yerine ıhlamur getirdi, içine bir karışım ekledi. Cebinden de kuru incir çıkardı.

“Dedeciğim” demesine bozulmuştum. Ihlamurun faydalı olduğunu bilirdim ama sevmezdim: cebinden çıkardığı inciri ise yiyecek değildim. “İstemem yahu, bana çay ver” dedim, sonra kendi sesimden kendim korktum. Ben böyle aksi birisi değildim. Ne oldu bana, kendine gel beybaba. (Ne diyorum ben ya.)

Yan masada emekli postacı yerinden doğrulup bana doğru uzanarak, cebinden çıkardığı bir aspirini uzattı,

-Senin ilacın burada, bundan iç bir şeyciğin kalmaz, der demez benim de tepem attı.

Benim ilacım bugün herkesin elinde, herkesin cebinde, herkesin kuytu bir köşesinde. Hemen bulup, buluşturup veriyorlar. Bu ülkede herkes her şeyi biliyor. Doktor oluyor, mühendis oluyor, hangi konu geçerse geçsin, o konuyla ilgili uzman oluyor, ahkâm kesiyor. Hepiniz başıma doktor kesildiniz. Doktorlar boşuna okumuş… gibi sözlerle bütün çay ocağına nutuk çektim.

Çaycı elindeki tepsiyle, çay içenler elindeki bardakla öylece şaşkın şaşkın beni izliyor, “bu adama bir haller olmuş” der gibi garip garip bakıyorlardı.

Öf be sonunda kendime gelmiştim. Benim ilacım aslında bendeymiş. Medyada izlediğim bütün uzmanlara (!) öyle bilenmiş olmalıyım ki, “ilacın bende” diyenlerden hıncımı aldım. Biraz da bilmeyin be kardeşim; öğrenme çabanız olsun. Bakın bana, ben hiçbir şey bilmemeye devam ediyorum.

Neyse ki çay ocağı şifam oldu, çayın o güzel tadını aldım. Her şeye karışıyor ama Çaycı Selçuk’un çayına diyecek yok. Onun da uzmanlığı o. Ver bir çay daha bakim…