Âyetü’l-Kürsî daha ilk cümlede akidenin omurgasını kuruyor:
Allâhu lâ ilâhe illâ Hû, el-Hayyü’l-Kayyûm.
Allah…
O’ndan başka ilâh yok.
Hayy’dır.
Kayyûm’dur.
Yani varlığı kendinden.
Başlangıcı yok.
Sonu yok.
Misli, nazîri, şeriki yok.
Maddeden mücerred.
Mekândan münezzeh.
Vâhid.
Ehad.
Hayy…
Hayat sahibi.
İlim O’nda.
İrade O’nda.
Kudret O’nda.
Sem‘ O’nda.
Basar O’nda.
Kelâm O’nda.
Çünkü hayatı olmayan hayat veremez.
Kayyûm…
Kendi varlığı için hiçbir şeye muhtaç olmayan…
Bütün mevcudatın ise O’nunla kaim bulunduğu Zât.
Atom dönüyorsa…
O’nunla.
Kalp çarpıyorsa…
O’nunla.
Ağaç meyve veriyorsa…
O’nunla.
Kur’ân’ın ana dersi de zaten bu:
Tevhid.
Risalet, onu tebliğ eder.
Melek vahyi taşır.
Haşir hesabı gösterir.
Kader, mülkün başıboş olmadığını bildirir.
İbadet, kulun kimin huzurunda eğileceğini öğretir.
Dikkat edin…
Kur’ân’ın merkezinde şeyh yok.
Hoca yok.
Abi yok.
Üstad yok.
Allah var.
Şimdi sokağa çıkın.
Sorun:
Güzel.
Sonra aynı adama yaptığı işi sorun.
Şifa geldi.
Meyve çıktı.
Yağmur indi.
Gemi yüzdü.
Ekin büyüdü.
Harika!
İkinci ilâhı kabul etmiyoruz ama fiilleri mahalle mahalle dağıtıyoruz.
Tevhid imtihanı burada başlıyor.
Asıl hesap…
Fiili kime verdiğinde.
Kur’ân buyuruyor:
Âfakta göstereceğiz.
Enfüste göstereceğiz.
Yani dışarı bak.
Kendine bak.
Fakat perdeyi fail yapma.
Sebep vardır.
Kanun vardır.
Nizam vardır.
Lakin sebep müstakil kudret sahibi değildir.
Kanun kendi kendine icraat yapmaz.
Tabiat irade taşımaz.
Sinema perdesini düşünün.
Perdede adam koşuyor.
At şahlanıyor.
Deniz kabarıyor.
Ateş yanıyor.
Perde mi koşuyor?
Perde mi şahlanıyor?
Perde mi yakıyor?
Elbette hayır.
Görüntü orada.
Akis başka yerden.
Kâinat da böyledir.
Ağaçta meyve görünür.
İnekte süt görünür.
Güneşte ışık görünür.
İnsanda sanat görünür.
Ama görünen fiili, göründüğü mahalle müstakilen verirseniz…
Perdeyi fail yaparsınız.
İşte orada tevhid zedelenir.
Çünkü bütün mevcudat…
Bir perde.
Bir eser.
Bir mazhar.
Üzerinde ef‘âl görünür.
Ef‘âl, esmâyı gösterir.
Esmâ, sıfâtı bildirir.
Sıfât, Zât-ı Akdes’e götürür.
İhya varsa…
Muhyî vardır.
İmate varsa…
Mümît vardır.
Rızık varsa…
Rezzâk vardır.
Şifa varsa…
Şâfî vardır.
Ağaçta görünür.
İnekte görünür.
Güneşte görünür.
İnsanda görünür.
Fail-i Hakikî ise Allah’tır.
İnsan “Ben yaptım” derken dikkat edecek.
İrade verilmiş olması…
Kudretin kaynağının kendisi olduğu manasına gelmez.
Ağaca bakarken dalda kalmayacak.
İlaca bakarken Şâfî’yi unutmayacak.
Rızka uzanırken Rezzâk’ı görecek.
Güneşe bakarken nuru güneşin şahsî mülkü sanmayacak.
Kur’ân sebepleri yok saymıyor.
Yerlerini tayin ediyor.
Perde diyor.
Vasıta diyor.
Memur diyor.
Fail-i Hakikî makamına çıkarmıyor.
İşte Âyetü’l-Kürsî’nin ilk cümlesi bunun için koca bir tevhid dersidir:
Allah O’dur.
Başka ilâh yoktur.
Öyleyse yaratmak O’na.
Diriltmek O’na.
Öldürmek O’na.
Rızık vermek O’na.
Şifa vermek O’na.
Tedbir O’na.
Tasarruf O’na.
Bize kalan?
Kulluk.
Çünkü şirk bazen ikinci bir ilâha isim vermekle başlamaz.
Bazen…
Allah’a ait fiili, sebebin cebine koymakla başlar.
Selam ve dua ile…
Fiemanillah.