☰
✕

FUTBOLUN SIĞINAĞI YIKILIRKEN

Abone Ol

Futbolu ben hep bir sığınak olarak gördüm.

Günü ağır, zihni yorgun geçen biri için harika bir deşarj, bir eğlence, saf bir meşgale.
Hafta sonu maça gider, omuz omuza bağırtı basar, sevinir, üzülür ve maç bittiğinde hayata dönerdi insan.
Ailece oturup ekran başında heyecanlanılan, çocuğa babadan miras kalan tertemiz bir duygu vardı ortada.

Bugünün Süper Ligi ise bu tarifin hiçbirini karşılamıyor.

Bu tespiti dışarıdan, tribünün konforlu ya da şikâyetçi koltuğundan uzaktan uzağa yapmıyorum. Yakın zamanda Süper Lig’de top koşturan, bu endüstrinin kalbinin attığı yerlerden bir kulübün yönetim kurulunda bulundum. Bazı şeyleri masanın diğer tarafında çok daha çıplak gördüm. Nice çarkın nasıl döndüğüne, kararların arkasında hangi hesapların yattığına bizzat şahit oldum. Sezon bitmeden kendi isteğimle çekildim.
Neden ayrıldığımı uzun uzun anlatıp maslahat bozacak değilim. Sadece şunu söylemekle yetineyim, bir yerde kendinize "Ben bu masada ne yapıyorum?" diye sormaya başladıysanız, o vicdani muhasebenin cevabını çoktan biliyorsunuzdur.

Kokunun Kaynağı: Sadece Futbol Değil

Bugün herkes fonların patlamasını, finansal balonları ve arkasındaki skandalları konuşuyor. Spora ucundan kıyısından ilgi duyanlar bile o fon meselesinden daha büyük bir dikkatle izliyor olan biteni. Çünkü futboldaki balon da çoktan gümledi ancak, içinden çıkan o ağır koku, rakamlardan, bütçe açıklarından çok daha fazla insanı boğuyor.

Bu ülkede fonlar patlıyorsa, açgözlülük her alanı esir almışsa, kural tanımamazlık, bencillik ve sahtekârlık bu kadar olağanlaşmışsa, sporda her şeyin güllük gülistanlık gideceğini mi sanıyordunuz?

Spor, bu ülkenin karmaşasından ve çürümüşlüğünden bağımsız bir ada mı?

Yazışmalara, telefon kayıtlarına, ortalığa dökülenlere hepimiz şahit olduk. Astığı astık, kestiği kestik bir düzen kurulmuş.
Tehditler, pervasızlıklar, vurdumduymazlıklar havada uçuşuyor. Ardından yargı devreye girdi, operasyonlar ve tutuklamalar geldi fakat işin en trajikomik tarafı, bütün bu tablonun ortasında federasyonun başındaki ismin koltuğunda keramet aratırcasına oturmaya devam etmesi.

Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu toplandı ve olağan seçimli genel kurul tarihine kadar görevde kalma kararı aldı. Toplantıda 7 isim görevde kalmak isterken, 5 isim seçime gidilmesini savundu. Seçim çağrısı yapan o 5 cesur isim — Mecnun Otyakmaz, Bilal Arslan, Mustafa Bozbağ, Zafer Bahadır Saraç ve Murat Şahin — onurlu bir duruş sergileyerek görevlerinden istifa etti. Yani "Seçime gidelim, taze bir sayfa açalım" diyenler evinin yolunu tuttu, "Böyle devam, koltuk tatlıdır" diyenler masada kaldı.

O 5 isme bir not düşmek şarttır. Çemberin içinde kalmanın her zaman kolay, dışına çıkmanın ise çok pahalı olduğu bir düzende asla küçümsenecek bir eylem değildir. İstifanın yarattığı maliyeti, o cendereden geçenler bilir. Ama şunu da söylemeden geçemem, kapıyı çarpıp çıkmak bireysel olarak vicdanı rahatlatır belki ancak, tek başına düzeni değiştirmez. Asıl büyük sınav, o masada kalmayı tercih edenlerin veya içeride kalanların bundan sonra ne yapacağıdır.

Bu arada Millî Takım Teknik Direktörü Vincenzo Montella ile de yollar ayrıldı. Genel Sekreter Abdullah Ayaz geçtiğimiz günlerde istifasını sunmuştu, yerine yeni bir isim atandı. Koltuklar el değiştiriyor, isimler sürekli evriliyor ama kokunun kaynağına, yani o zehirli zihniyete dokunulmuyorsa yapılan bu hamleler, odanın ağır havasını değiştirmek için sadece penceredeki perdeyi yenilemeye benzer.

Bu manzaraya bakıp aklıma inceden inceye şu acı soru geliyor, bu düzen kaç dönemdir sessiz sedasız sürüyor? Kaç tane sahte şampiyonluk gördük, kaç tane sonucu önceden tezgâhlanmış maç seyrettik?
Bunu tam olarak bilmiyoruz, belki de hiçbir zaman tam anlamıyla bilemeyeceğiz. En acısı da bu zaten. Tribünde gırtlağını patlatan, gözyaşı döken o saf insanın sevgisi ve duygusu gerçekti. Peki o oynanan oyun, o terin hakkı gerçek miydi?

Ortada spordan sorumlu bakanlık var, federasyon başkanı var, bir sürü ünvan sahibi insan var ama ortalık hala geçmek bilmeyen bir çürüme kokusundan geçilmiyor.
Çünkü bu sistemin çarkını döndüren şey çoğunlukla devasa kötülükler değil, tabana yayılan o küçük, sessiz "Tamam"lardır.
Faydalı aparatlar, efendisine koşulsuz şartsız bağlı olanlar, her türlüsüne "Tamam" diyen omurgasız koltuk sahipleri. Hepsi iş başında çünkü bu düzenden besleniyorlar. Lağım patlıyor, etrafa koku yayılıyor ama onlar yine kendi tezgâhlarının başındalar.
Tezgâh menfaat veriyorsa, ortada yapılan iş yanlış bile olsa herkes "Devam" diyor. "Doğrusu budur, bu şekilde Türk futbolu batar" demeye dilleri var mı? Yok.
Çemberin dışına atılmaktan, konfor alanlarını kaybetmekten korkuyorlar.

Dürüst olalım, bu hikâye sadece futbolun hikâyesi değil, hayatın her alanında benzer bir yorgunluk var.
Bu yüzden günübirlik tedbirlerle, birkaç günah keçisi seçip kelle uçurarak bu iş düzelmez.
Birkaç ismi harcayıp "Bakın biz temizlendik, pürüpak olduk" demek, ağır bir kokuyu ucuz bir parfümle örtmeye çalışmaktan başka bir şey değil bana kalırsa.
Koltuklarda oturanların artık bireysel hesapları bir kenara bırakıp sorumluluk alması, bu çarpık düzene güçlü bir "Dur" demesi gerekiyor. Kendi kişisel menfaatine değil doğrudan yana olarak, doğruyu yazarak, doğruyu yaparak, sistemi kökten değiştirerek.
Sanıldığı kadar zor da değil aslında, tek şart istemek, irade göstermek.
Bir iyilik yapın bu ülkeye, memleketinize, vatanınıza. Yapamıyorsanız da en azından o yolu açın, bırakın bu işleri hakkıyla yapacak olanlar yapsın.

Sporun özü rekabettir. Rekabet ne bir düşmanlıktır ne de hile yuvası. En güzel duygu, iki tarafın da sahaya çıkıp alın teriyle, sonucu önceden bilinmeden mücadele etmesidir. Sonucu evvelce yazılmış bir oyunu kimse sevmez, sağduyulu hiç kimse de sevmemelidir.

Ben sadece futbolu eskisi gibi, saf hâliyle yeniden sevmek istiyorum ama önce ona yeniden saygı duyulmasını, bu kirli ellerin üzerinden çekilmesini bekliyorum.