Sinema öldü mü? Hayır. Hatta rakamlara bakarsanız hiç olmadığı kadar canlı.
Dünyada 2024 yılında 9 bin 628 uzun metraj film üretildi. Bu, sinema tarihinin rekoru. Pandemi öncesinin bile üzerindeyiz. Türkiye de aynı yıl film üretimini 147’den 223’e çıkardı. Demek ki film çekmek konusunda hiçbir problemimiz yok. Problem, o filmleri kimin izleyeceği.
Küresel gişe hâlâ 2019 seviyesinin oldukça gerisinde. Daha çok film çekiyoruz ama aynı oranda daha çok sinema bileti satmıyoruz. Aslında şaşırtıcı değil.
Bir zamanlar bir filme ulaşmak için sinemaya gitmek gerekiyordu. Sonra video kaset geldi, televizyon geldi, DVD geldi. Şimdi ise cebimizde taşıdığımız küçücük ekranda bitiremeyeceğimiz kadar film ve dizi var. Sorun artık içerik kıtlığı değil. İçerik enflasyonu.
Platformu açıyoruz, on dakika ne izleyeceğimizi düşünüyoruz. Birkaç fragman seyrediyor, iki filme girip çıkıyor, sonunda hiçbir şey izlemeden kapatıyoruz. Çünkü seçenek arttıkça karar vermek kolaylaşmadı, zorlaştı. Sinema da bundan payını aldı.
Eskiden yeni bir film başlı başına olaydı. Şimdi cuma günü onlarca yeni yapım geliyor. Bir kısmı platformlarda, bir kısmı sinemada, bir kısmı festivalde. Daha seyirci birinin adını öğrenmeden öteki geliyor.
Film artık seyircinin karşısına çıkmak için yalnızca başka filmlerle yarışmıyor. Dizilerle, YouTube’la, TikTok’la, oyunlarla ve elimizden düşürmediğimiz telefonla yarışıyor.
Belki de bu yüzden son yıllarda sinema salonlarını gerçekten doldurabilen filmlere baktığımızda ortak bir özellik görüyoruz. Seyirci yalnızca film izlemeye değil, bir olaya katılmaya gidiyor. Barbie, Oppenheimer, Avatar ya da büyük serilerin yeni filmleri bunun örnekleri.
Salon artık sıradan filmi değil, “bunu büyük perdede görmeliyim” duygusunu satabiliyor. Bu yüzden sinemanın önündeki asıl mesele daha fazla film üretmek değil. Zaten fazlasıyla üretiyoruz. Mesele, dokuz bin filmin arasından seyirciye başını kaldırıp şunu söyletebilmek: Bunu izlemeliyim.