Geçenlerde Gustave Flaubert'in Doğu'ya Yolculuk (1849-1851) isimli eseri üzerinden, edebiyatçının Kudüs'e yolculuğunu ele almıştık. Bu kez, "Evet ben, her başka şeylerin yanı sıra, hâlâ Marksistim" diye kendini tanımlayan John Berger'in Haziran 2003'te Filistin'e gerçekleştirdiği ziyaretten söz edeceğiz. Kendisi "Manzaralar" isimli eserinde bu seyahatinden bahsediyor; mezkûr eser, "Portreler"in devamı gibidir.
"Başka şeylerin" yanında derken, Berger iyi bir sanat münekkididir, kıymetli bir şahsiyettir. 1926'da Londra'da doğdu, fakat ömrünün büyük kısmını Fransa'da küçük bir köyde geçirdi.
Berger'i asıl "başka her şeylerin yanında" kılan, kalemini bir direniş vasıtası olarak kullanmaktan hiç çekinmemesiydi. Filistin davasının en sadık Batılı seslerinden biri oldu; Ramallah'taki sanatçı atölyelerini ziyaret etti, Mahmud Derviş'in şiirlerini İngilizceye çevirdi, 2006'da İsrail'e karşı kültürel boykot çağrısı yaptı, 2008'de Filistin Edebiyat Festivali'nin açılışında Gassan Kenefânî'nin "Gazze'den Mektup"unu okudu. Kendisine göre Gazze, dünyanın en büyük hapishanesiydi.
Berger Ramallah'ta
Filistin'in başkenti Kudüs, bugün her ne kadar Doğu-Batı gibi ikiye bölünmüş ifadelerle açıklansa da ruhen başkent daima bura… ancak "idari merkez" Ramallah olarak gösteriliyor. Berger, 2003'te buraya geliyor.
Ramallah'a geldiğinde şöyle yazıyor: "Bazı ağaçlar, özellikle de dut ağaçlarıyla muşmulalar, bundan uzun zaman evvel, Nakba'dan önceki başka bir hayatta, Ramallah'ın nasıl varlıklı insanların sıcak yaz aylarında yakındaki Kudüs'ten kaçarak sığındıkları ve keyifli bir şehir olduğunun hikâyesini anlatır hâlâ. Nakba, 1948'de on bin Filistinlinin katledildiği ve 700 bininin ülkeyi terk etmek zorunda kaldığı 'Büyük Felâket'in adıdır." Berger, 2 Ocak 2017'de hayatını kaybetti. 7 Ekim saldırılarından bu yana 70 binden fazla Filistinlinin Gazze'de katledildiğini bilse neler düşünürdü acaba?
Kudüs'e 10 kilometre uzaklıktaki Ramallah, Batı Şeria'nın en çok hedef alınan bölgesi. Ekim 2023'ten bu yana İsrail'in baskınlarının vahşet dozajı arttı; bin 181 Filistinli katledildi, 13 bini yaralandı, 24 bini de gözaltına alındı. Filistinlilere ait ev ve işyerleri yıkılıyor, sadece sağlık hizmetleri değil, hayatın her sahası felç. Yıkılan yerlerde İsrailliler yerleşsin diye yeni binalar dikiliyor. Dönelim 2003'e, John Berger'in notlarına:
"Ramallah'ın merkezinde, ölülerin hayattayken çekilmiş ve şimdi küçük posterler halinde basılmış fotoğraflarıyla kaplı olmayan bir duvar göremezsiniz. Bu ölüler 2000 Eylülü'nde başlayan İkinci İntifada'nın şehitleridir. Bu şehitler İsrail Ordusu'nun ve yerleşimcilerin katlettikleri ile, canlarını feda etmeye karar vererek intihar eylemleriyle karşı saldırıda bulunanlardır."
Berger'in gözlemi sürüyor; duvarın kendisi de, üzerindeki her portreyle birlikte, âdeta bir belgeye dönüşüyor:
"Şehitlerin suretleriyle donanmış sıradan sokak duvarları, özel evrak ve fotoğrafların muhafaza edildiği bir cüzdanın mahremiyetine bürünür. (…) Posterlerin çevresindeki boşluklar şarapnel ve mermilerden delik deşiktir."
Aradan geçen 23 yılın ardından kaç şehidin vesikâsı o duvarda güncellenmiştir kim bilir? Hatta duvardan geriye bir şey kalmamış bile olabilir; ancak Filistinlilerin boyun eğmeyen ruhu, bütün duvarlardan daha dayanıklı çıkmıştır. Vicdanlarını yitirmiş, üç maymunu oynayanlara rağmen bu bir hakikattir.
"Hayatta kalanlar yaşlanır, oysa şehitler genç kalır."
"Ölümle sonlanan hikâyelerini dinlemek yoksulluğun nasıl bir şey olduğunu düşündürür" der Berger ve ilave eder: "Yoksulluk en güç kararları almaya zorlar insanı, yoksulluk bu neredeyse imkânsızı yaşamak demektir!" Ve işte, futbolcu, ressam, mühendis olma hayalini taşıması gereken çocuklar, işgal ordusunu taşa tutmak için elleriyle yonttukları sapanlara sarılıp ölümcül mermilere karşılık veriyor. Berger tam burada şunları söylüyor: "Çatışmalarda kullanılan silahlarla ilgili herhangi bir karşılaştırma yoksulluğun nasıl bir şey olduğu hakkında gözümüzün açılmasını sağlar. Bir yanda Apache ve Kobra helikopterleri, F16'lar, Abrams tankları, Humvee cipleri, elektronik gözlem düzenekleri, göz yaşartıcı bombalar; öte yanda el mancınıkları, sapanlar, cep telefonları, ıskartaya çıkmamış kalaşnikoflar, çoğu el yapımı bombalar. Bu tenâkuzun büyüklüğü bana, acı yüklü duvarlar arasında hissettiğim ama adını koyamadığım bir şeyi ifşa ediyor. Bir İsrail askeri olsaydım, tepeden tırnağa silahlanmış olsam da eninde sonunda bu şeyden korkabilirdim. Belki de ‘Hayatta kalanlar yaşlanır, oysa şehitler genç kalır’ diyen şair Mourid Barghouti'nin sözleri de bunu ifade ediyordu.”
İsrailli askerlerin kindarlığının dikkate değer olduğunu vurgulayan Berger, buradaki mücadelenin iki eşit güç arasında olmadığını, olağanüstü bir güçle, neredeyse hiç fiziki gücü olmayanlar arasında olduğunu vurguluyor. Ramallah'ta yürüyor Berger; 10-11 yaşlarında iki küçük çocuk beliriyor önünde, oğlanlardan daha da zayıf olanı içi su dolu bir bidona kovaları daldırıp çıkarıyor; bizim münekkidi bellenmiş bir tarlaya götürüyor, ihtiyatla bitkileri suluyor. İkisi de yalınayak. Berger, yüzlerce fideyle karşılaşıyor; bir hafta önce dikilmiş olmalılar, hepsi suya hasret, oranın bitkisi de toprağın gerçek sahipleri gibi suya hasret. Yine de küçükler kısıtlı suyu paylaşıyorlar, lütfedilen hayatı bitkilere serpiştiriyorlar. Berger buradan burkuk bir şekilde ayrılıyor, biraz daha gittiklerinde Baha diye bir çocukla karşılaşıyor. Çocuklar, Berger'in eline nane demetini veriyorlar; Berger burada "Çocuk yedi yaş daha büyük olsa, Hamas'a katılıp hayatını feda etmeye hazır olmasının sebebini tahayyül etmek güç olmazdı" diyor.
Her yer kontrol noktaları; bu mevkiler sınır karakolu işlevi görerek İsrail'in zulmüne hizmet ediyor, bir bölgeden başka bir bölgeye geçmek isteyen toprağın gerçek sahipleri tartaklanıyor, aşağılanıyor, aydınlık için yüzünü güneşe çevirmeye yeltenenler gözaltına alınabiliyor, şiddete uğrayabiliyor. Taşıtların geçmesi yasak, yürüyerek belde değiştirmek başlı başına bir risk.
Ramallah'tan Fransa'ya dönmek üzereyken bir teyze Berger'in elini tutuyor; yanında birkaç çocuk, yaşlı teyzenin gözlerinde "sakin, düşünceli ve sanki hayatının son anı olabilirmiş gibi" bir ifade… Hiçbir şey söylemiyor. İşte bütün güzel şeyleri hak eden, bütün Filistin'in gerçek sahibi anne. Bu bizim suskunluğumuzun aynısı değil.