EN YANLIŞ ANLAŞILAN SİYASETÇİ BENİM!

Abone Ol

Bugünün farklı olacağını hiç düşünmemiştim. Her sabah pozitif uyanan birisi olarak negatif uyanmamı da hiçbir şeyle ilişkilendirmemiştim. En sevdiğim öğün olan kahvaltıya bile küsmüştüm. Somurtkan suratımla eşimin de iştahını kaçırmanın âlemi yoktu, yürüyüşe çıktım. Sakin yerler ararken, yol üstünde bir parka girdim, ilk boş banka oturdum. Meğer bank boş değilmiş, tam yanımda bir siluet varmış ama sanki ‘Karşı safta siluet’ olarak duruyor. Başını omzuna gömmüş, yapabilse tümden bedenine gömecek gibiydi. Adamın varlığıyla yokluğu belli değildi. Kendi derdimi unutup, onun için dertlenmeye başladım.

Bir ara “ahhh” diye bir ses geldi, demek çok içerlenmişti. İçli içli ağlayarak, “Hep yanlış anlaşılıyorum” dedi. Eee ben bu sesi bir yerden tanıyorum ama nereden. Yüzünü görsem hatırlayacağım.

Bir “ah” daha çekti ama karşıki dağlar yıkılmadı. Hatta parktaki yapraklar bile kıpırdamadı.

Sabahki neşesizliğimi birden unuttum. Şimdi iyilik yapma vaktiydi; “Hayırdır, hemşerim” diye lafa başlayalım dedim ama birden “Sen Manisalı mısın?” dedi. “Yoo değilim” dedim. “Bursalı mısın?” dedi. Yine “yoo” dedim. “Şimdi sen Giritli de değilsindir” dedi. “Değilim” dedim. “O zaman niye hemşerim diyorsun?” diye tersledi beni. Doğrulduğu anda da yüzünü daha iyi gördüm. Ee ben bu adamı tanıyordum. Nereden bilmem ama bir yerden tanıyordum. Sabahki tatsızlığım yüzünden olsa gerek çıkaramadım.

80 yaşlarında vardı. Belki bir iki eksik de olabilir. Haliyle bembeyaz saçı, beyaz bademe benzer bıyığı vardı. Asık suratlıydı. Gözü daha çok yere doğru bakıyordu. Kaşları bir yay gibiydi. Alnında kırışıklıklar vardı. Yüzü beyazdı. Yanakları dolgun ama kırışık. Burnu benimki gibi biraz iriceydi. Kulakları daha büyüktü.

Yok çıkaramadım.

Derdini sordum, hepimiz dünyalıydık nasılsa. Hemşeri aramaya gerek yoktu. İyi insan olmak, muhabbet etmeye yeterdi.

Sevdim seni,” dedi ve devam etti. “Biliyor musun, bu ülkede en yanlış anlaşılan siyasetçi benim.

Ee siyasetçi olsa tanırdım. Sözünü kesmemek için adını sormadım. O devam etti. Konuştukça konuştu, döküldükçe döküldü. Aklımda kalanları not ettim. O içini boşalttı, rahatladı. Bakalım ben rahat edecek miyim?

***

Neymiş efendim, nerede bir mikrofon görsem dayanamazmışım. Hemen alır konuşurmuşum. Hele bir de kamera varsa, işte o zaman kimse beni tutamazmış. Hemen sapı bizden olan balta oluyormuşum. Beni içerdeki düşman olarak görüyorlar. İki kelam ediyorum, hemen yanlış anlıyorlar. Tamam, belki iki kelamdan fazlası var. Hatta bazen hızımı alamıyor, geldiğim yerleri beğenmediğimi söylüyorum. Beni el üstünde tutanları eleştiriyorum. Bu benim hakkım. Burası özgür bir ülke. Herkes fikrini söylemeli ama değil mi?

Kabul ediyorum, dozunu kaçırdığım zamanlar yok değil. Düğünde söylenmeyecek sözler ediyorum. Hele o sakız meselesi de hiç hoş değildi. Neredeyse çiklet fabrikaları bana dava açacaktı. Neymiş efendim ben “cak cak cak” diye sakız çiğnenmesini eleştirmişim. Sevmiyorum o adamı, her hareketi batıyor bana. Bak aklıma geldi yine tüylerim diken diken oldu, bak batıyor, görüyor musun?

Düğün sahibine üç beş güzel söz söylenmez mi, yok efendim ben onun tarafını tutuyormuşum da, beni yüksek yüksek makamlara getiren lidere ihanet ediyormuşum. Ne demişim, savcıya işgüzar mı demişim, ifade verişine asil davranış mı demişim, ne demişim ki…

Çok yanlış anlaşılıyorum çok.

Şimdi bir de TRT çıktı, eski dosyaları karıştırıp yine beni yanlış anlayacaklar. Sadece o değil ki, üç beş ağaç meselesinde de beni yanlış anladılar. Ben onlarla pazarlık edip sırtlarını sıvayacak, ne isterlerse verecektim. Hemen “höst” deyip beni oturttular. Yazık değil mi bana.

Aslında bütün suç Dolmabahçe’nindi. Orada mutabakat yapmasalardı, ben de bulduğum ilk mikrofona bir şeyler demeyecektim. İpin ucu kaçmış ne yapayım. Gazeteciler sordu, hatta bazıları beni eşeledi; ben de serzenişe mutabakattan başladım.

Ben bir avukatım efendim, bazı suçluların tutukluluğuna itiraz edemez miyim? Avukat-mükellef ilişkisi gibi bir şey. İnsanız sonuçta, iştahımız çekiyor değil mi efendim. Biz Kavala kurabiyesi de yeriz, demirden taşlarla da oyun oynarız. Ne var bunda?

Hem herkes şunu unutmasın, “evin sahibi biziz, karşısına geçip yıkmayız.

***

Ve nihayet sustu.

Boynunu yine omzuna gömdü, adeta sindi.

Acıdım adama, ne kadar da yanlış anlaşılmış. Meğerse, ihanette adı hiç geçmemiş. Peki kimdi bu adam, kimdi bu yanlış anlaşılan siyasetçi? Adı bir türlü aklıma gelmiyor. Hatırlarsam ayrıca yazarım…