Gönül harcımızda yeri olan Yunus Emre, "Gönül Çalab'ın tahtı, Çalab gönüle baktı" der. Bundan başka, "dil kalbin tercümanı"dır. Filhakika dilin âfetlerini bilmek, aslında kalbin hâllerini tanımaktır da. Çünkü İmam Gazali Hazretleri'nin de vurguladığı gibi, içeride ne varsa, er yahut geç dışarıda dilden dökülür. Gıybet, riyâ, yalan, kibir, istihza hep bu küçük uzuvdan, dilden sadır olur. Dil, kullanılması en kolay, fakat zararı en büyük yayılan âzâdır. Dil, kalbi kırar, emaneti ifşa eder, hakkı gaspeder. Heyhat, dilin cirmi küçük, cürmü büyüktür.
Müspet yanlarından bahsedecek olursak; aynı dil zikirle ıslanır, hakkı söyler, selâm verir, şahitlik eder, ilim öğretir, idrake vesile olur, aşkı söyler, muhabbeti besler. Hakikî insanlar, eli ve diliyle emin gösterilir. Dilin selâmeti, inancın alâmetlerinden biridir. Hayret, ne büyük terbiye işi.
Sükût ne büyük nimet
Dilin âfetlerinden korunmanın ilk ve en köklü devâsı, sükûttur. Resûller Resûlü (s.a.v.) bu hakikati defalarca, farklı vesilelerle ümmetine hatırlatmış: "Sükût eden kurtulmuştur." (Tirmizî, Abdullah b. Ömer)
Ne veciz bir müjde... Kurtuluş, çoğu zaman söylenende değil, dile getirilmeyendedir. Nitekim bir başka rivayette şöyle buyurulur: "Sükût hikmettir, fakat susanlar azdır." (Ebû Mansûr, İbn Ömer)
Demek ki sükût, herkesin kolayca yapabileceği bir şey değil; bir nevi makamdır, bir terbiyenin “taşkın” hâlidir. Efendimiz, bu makama ulaşmanın yolunu da göstermiş: "Dilini tut, evinde otur ve hatâlarına ağla." (Tirmizî, Ukbe b. Âmir)
Ve selâmetin sırrını şöyle özetlemiş: "Selâmette kalmasını arzu eden sükûta devam etsin." (İbn Ebi'd-Dünyâ, Enes)
Çünkü insanoğlunun düştüğü hataların kaynağı çoğu zaman bellidir: "Âdemoğlunun hatâlarının çoğu dilindendir." (Taberânî, İbn Mes'ud)
Sükûtun bir alâmet-i farika olduğunu şu hadis ne güzel özetler: "Sükût ve vakarlı gördüğünüz mümine yaklaşınız, çünkü onun hâli hikmet telkîn etmektedir." (İbn Mâce)
Demek ki hâl, söz söylemekten evlâ.
Sözün ruha tesiri…
Gazali Hazretleri, sükûtun faziletinden sonra, sözün insan üzerindeki tahrip edici tesirlerine dair İsâ Aleyhisselâm'ın şu sözlerini nakleder: "Yalanı çok söyleyenin güzelliği, insanlarla mücadele edenin de mürüvveti gider. Meşgaleyi çoğaltanın vücudu hastalanır. Ahlâkı kötü olanın da daima canı sıkılır ve sıkıntı içinde kalır."
Yalan, sadece bir günah değil, aynı zamanda insanın yüzündeki, hâlindeki güzelliği de alıp götüren bir hastalıktır. Ve kötü ahlâk, dışarıya vurmasa bile, sahibinin içini kemiren bir sıkıntıya dönüşür. Demek ki dilin âfetleri yalnız muhatabı değil, önce sahibini müşkül vaziyette bırakır.
Buna mukabil, güzel söze karşı nasıl bir edeple mukabele edilmesi gerektiğini ise İbn Abbâs Hazretleri şu müthiş sözle gösterir: "Fir'avn bile bana hayır bir söz söylese, ben de aynen kendisine mukabelede bulunurdum."
Hak söz kimden gelirse gelsin mukabelesi yine hak ve güzellik iledir.
Lânet ve bedduanın zararları
Dilin en ağır âfetlerinden biri de lânet okumaktır. Bir gün bir adam Resûl-i Ekrem'e gelip nasihat istediğinde, aldığı cevap şu olmuştur: "Lânetçi olmamağı sana tavsiye ederim."
Nasihat isteyen kişiye sayısız tavsiye arasından bilhassa bunun seçilmesi, lânetin ne büyük bir âfet olduğunu gösterir. İbn Ömer (r.a.) da bu hakikati şöyle pekiştirir: "Allah katında en sevimsiz insan, şuna buna kötü söyleyip lânet eden kimsedir."
Ebû Katâde (r.a.) ise meseleyi başak veçesiyle nakleder — ki bu ifade Resûl-i Ekrem'den merfû olarak rivayet edilmiştir: "Müslümana lânet eden, onu öldürmüş olur."
Bir Müslümana diline bu kadar ağır bir vebal yüklenmesi, kalbin ne denli hassas bir emanet taşıdığını hatırlatır. Gazali Hazretleri, bedduayı da lânete yakın sayar; hatta zalime yapılan bedduada bile bir incelik olduğunu şöyle anlatır: "Mazlum zâlime öyle beddua eder ki, kıyâmet günü zalimin zulmünü karşıladıktan sonra, zalimin kendisinde biraz da hakkı kalır."
Gıybet…
Sükût, yalan, lânet, beddua derken sıra en yaygın ve en gafil işlenen âfete geliyor: gıybet. Allah Resûlü bu tahribat hakkında şöyle buyuruyor: "Ateşin kuru odunu yakması, insanın sevaplarını mahvetmekte gıybetten daha sürâtli değildir."
Ne dehşetli bir kıyas... Kuru odun nasıl alevi görür görmez tutuşup kül olursa, bir ömür biriktirilen sevaplar da gıybetle öylece yanıp gidiyor.
Gazali Hazretleri, kıyamet günü bu muhasebenin nasıl işleyeceğini adım adım anlatır: Gıybet ve teşhirin cezası olarak kişinin sevapları, gıybet ettiği kimseye verilecektir. Eğer sevabı kalmamışsa, bu sefer gıybet edilenin günahları kendisine yüklenecektir — tıpkı bir leş yiyen gibi, kardeşinin etini yemenin bedelini bu şekilde ödeyecektir.
Dil ne kadar hafif bir uzuv, gıybet ne kadar "sıradan" bir alışkanlık gibi gözüküyor olsa da kantardaki ağırlığı pek fazladır.