Frantz Fanon, Jean-Paul Sartre ve James C. Scott perspektifinden bakıldığında, sömürgecilik karşıtı mücadelenin sadece büyük siyasi hareketlerden ibaret olmadığı, bireyin bilincinde ve gündelik pratiklerinde başladığı görülür.
Sessiz direniş ezilenlerin açıkça direnemediği durumlarda başvurduğu dilsel, kültürel ve gizli direnişi ifade eder.
Fanon’a göre şiddetin katarsisi ve gündelik direniş:
Sömürgecilik, yerli halkı tamamen insanlıktan çıkaran (dehumanize) sistematik ve kurumsal bir şiddettir. Sömürülenlerin buna karşı geliştirdiği politikaları iki temel kategoriye ayrılır.
Psikolojik Kurtuluş: Fanon için sömürgecinin dilini reddetmek, onun gibi giyinmemek veya sömürge mekanlarında "görünmez" ama tehditkâr bir duruş sergilemek, infra-politik birer adımdır. Örtük direniş, sömürgeleştirilmiş zihnin kendi üzerindeki aşağılık kompleksini kırmasının ilk yoludur.
Görünmez Şiddet: Şiddet sadece silaha sarılmak değildir; sömürgecinin otoritesini gündelik yaşamda sabote etmek (işi yavaşlatmak, emirleri yanlış anlamış gibi yapmak) de Fanoncu anlamda sömürgeci yapının psikolojik bütünlüğüne saldırıdır.
Sartre ise varoluşçu bir felsefesiyle sömürgecilik altındaki bireyin özgürlüğünü ve sorumluluğunu inceler. İnfra-politikayı Sartre üzerinden okuduğumuzda şu kavramlar belirir:
Kötü İnancı Reddetmek: Sartre’a göre sömürge altındaki bir bireyin "Benim yapabileceğim hiçbir şey yok, sistem böyle" demesi bir "kötü inanç" ya da “kendine yalan söyleme” örneğidir. İnfra-politik eylemler (küçük itaatsizlikler, gizli ironiler, sömürgecinin arkasından yapılan şakalar) bireyin en zor şartlarda bile kendi özgürlüğünü ve seçim yapabilme gücünü kendine kanıtlama biçimidir.
Sessizliğin Politiği: Sartre, sömürgeciliğe karşı sessiz kalmanın da bir seçim olduğunu söyler. Dolayısıyla, kamusal alanda egemen güce karşı doğrudan konuşamayan ezilenlerin, kendi aralarında geliştirdikleri gizli dil ve alt kültür, Sartre’cı anlamda "özgürlüğü seçme" ve sorumluluk alma eylemidir aslında.
Kültürel Alanın Bir Savaş Alanına Dönüşmesi:
Dilin Sabotajı: Fanon, sömürgecinin dilini konuşmanın o kültürü sırtlanmak anlamına geldiğini belirtir. Bu sebeple Afrika'da yerel dillerin gizlice yaşatılması, sömürgeci dilin içine yerel deyişlerin yerleştirilerek bozulması (kreolleşme), hegemonik dili sabote eden infra-politik bir stratejidir.
Müşterek Bilinç: Sartre, Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri kitabına yazdığı ünlü önsözde, sömürgecilerin artık yerlileri kontrol edemediğini, çünkü yerlilerin kendi aralarında sömürgecinin anlayamadığı yeni bir jargon ve dayanışma ağı kurduğunu vurgular.
Konuyu birazda James C. Scott’ın “Zayıfların silahları” anlayışı üzerinden açarak bir sonuca ulaşmaya çalışacağım.
Avrupalı sömürgeciler Afrika kıtasına geldiklerinde yerel halkı madenlerde, pamuk ve kauçuk tarlalarında zorla veya çok komik ücretlerle çalıştırdılar.
Afrikalı işçiler de beyaz efendilerin kırbaç ve silah gücüne karşı açık bir isyan başlatamadıkları dönemlerde "bilerek yavaş çalışma" (go-slow), talimatları anlamamış gibi yapma (feigned ignorance) ve araç gereçleri "kazara" bozma taktiklerini uyguladılar.
Sömürgecinin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi, yani "maksimum verimliliği" onun elinden sinsice aldılar. Tankların önüne çıkamayacaklarını bildikleri için, sistemin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi baltaladılar; o da ekonomik üretkenlikti.
"Şirket bana 3 kuruş veriyorsa, ben de 3 kuruşluk çalışır, mesai bitince arkama bakmadan çıkarım" diyerek sistemi içeriden yavaşlattılar.
“Tüketim ve Üreme Boykotu” ile Afrika'da sömürgeci güçlere entegre olmayı reddederek sistemin dışına kaçtılar.
Gençler, "evlenmiyorum, çocuk yapmıyorum, lüks tüketmiyorum, sadece hayatta kalacak kadar harcıyorum" diyerek sistemin beslendiği damarları kuruttular.
Sonuç olarak gelişen tablo şu oldu.
“İdeolojik Kopuş” ve "Uyum Sağlamama" (Non-Compliance): Sömürgeciler, Afrikalılara "Medeniyet Getirme" illüzyonunu ve beyaz adamın üstünlüğü ideolojisini aşılamaya çalıştı.
Afrikalıların ise buna karşı en büyük direnci -tabi her şeye rağmen Batı’nın yıktıklarını da göz ardı etmeden- pasif ama etkiliydi. Kendi dillerini, ritüellerini ve kültürlerini yeraltında yaşatıp, beyaz adamın dinini ve kültürünü "-mış gibi yaparak" kabul ettiler. Yani zihnen asla teslim olmadılar…
Şimdi en büyük soru ve en büyük merak şu: “Afrikalar, o yeraltına gömdükleri kendilerine ait olanı tekrar ve bozulmamış olarak yer yüzüne çıkarabilecek mi?”