Medeniyetler Çatışması 2.0

Derneğiyle, vakfıyla, yeraltı örgütleriyle, istihbarat kurumlarıyla, satılık kalemleriyle, hoca görünümlü hainleriyle üzerimize çullanmış bu sis perdesini dağıtmak, en azından dağıtmaya çalışmak Kur’an’ın dilinden konuşmak gerekirse her Müslümanın görevidir.

Medeniyetler Çatışması 2.0

Mustafa Mutlu/Analiz Haber

Kimine göre Batı Beşiktaş’ta biter, Doğu Üsküdar’da başlar. Kimine göre ise dünya çoktan Batı olmuştur fakat bazı yerler ve gruplar daha az Batı’dır. Batı silahıyla Batı olmuş, İslam ise konumuyla İslâm olmuştur. Bu iki medeniyet –Batı’ya medeniyet denirse- yüzyıllardır farklı sebeplerden birbirinin boğazına yapışmıştır. Etkenler farklı olsa da çatışmanın adı hep bellidir: Medeniyet. Huntington’ın ünlü tezi bu bakımdan geç kalmış bir tez denebilir. Aslen bugün bunun sağlam bir bilinç ile yapıldığını anlamaktayız. Huntington düşünsel olarak doyurucu biridir fakat entelektüel anlamda açık manipülasyon örneğidir. Tezi büyük oranda doğrudur ancak kapitalizm ve emperyalizmin pisliklerini örtmek için yazılmış bir makale olduğunu da bilelim. Benzer bir tez 500 yıl önce yazıldığında niye ciddiye alınmadı sorusunun cevabını bizlere Profesör Anthony Sullivan veriyor: “Batı ayakta kalabilmek için yeni bir düşman yaratmak zorundaydı. Sovyetler’in yerini artık İslâm almıştır. İlanı ise Huntington’a yaptırılmıştır.” Öyle ya da böyle sonuçta değişim, kendini göstere göstere çoğunlukla ağlatarak gelmektedir.

Değişme bütün zamanlar için mutlak bir doğrusallık ifade etmez; ilerleme, bozulma, yozlaşma gibi izâfî anlamlar da ifade edebilir. Değişme bireysel olduğu gibi, toplumsal değişme şeklinde de gerçekleşebilir. Büyük düşünürler, medeniyetlerin oluşumunda değişimin farklı yönlerden tezâhür edeceğine dikkatlerimizi çeker. Örneğin çağımızın en büyük düşünürlerinden Arnold Toynbee, Osmanlı’yı “Ben idrâki” bağlamında yıkılan değil, durdurulan bir medeniyet olarak nitelendirir ve devam eder “Hatta önündeki tarihî engeller kaldırılırsa, durdurulduğu yerden yürüyüşüne tekrar devam edecektir. Bugünlerde Osmanlı hinterlandında yaşayan Müslüman yöneticilerin İslâm âleminin içinde bulunduğu savaş ve kargaşa ortamından çıkmasında Türkiye’nin önderliğinde Osmanlı Milletler Sistemi gibi bir teşkilat kurma önerileri bunun bir işareti olarak görülebilir.”

ÇÖKÜŞ

İbn Haldun, medeniyetlerin yıkılışını; “fetih, ganimet, konformizm, rehâvet ve çöküş” şeklinde birbirini izleyen sonuçları ifade eden kavramlarla açıklar. 20. yüzyıl sosyal tarihçilerinden olan Spengler ve Toynbee ise, toplumsal değişimi, “dalga hareketine” benzetir. Onlara göre, nasıl ki denizlerde dalga bir defa hareket eder, sonra suya karışır giderse, medeniyetlerin varlığı ve son bulması da buna benzer.

Görüldüğü gibi toplum ve kültür değişimlerini çevrimsel hayat anlayışına göre yorumlayan organizmacılar, toplumsal olayları bir organizma olan insan yaşamına benzetmişlerdir. Onlar, “Medeniyetlerin varoluş ve yok oluşları insanın serüvenine çok benzemektedir. Nasıl insanın ceninlik dönemi; doğum, çocukluk, gençlik, yetişkinlik, yaşlılık dönemleri ve ölümü gibi yaşam evreleri varsa, medeniyetlerin de durumu buna benzer.” demektedirler. Dolayısıyla, onlara göre, toplumun eceli gelince bir daha diriliş olmaz.

Kur’an’da, “her ümmet/toplum için belirli bir süre vardır; vakitleri dolunca ne bir saat gecikebilir ve ne de öne geçebilirler.” buyrulmaktadır. Buradaki ecel, toplumların ve medeniyetlerin sadece fizikî varlıklarını yitirmeleri anlamına gelmez. Aynı zamanda bundan kasıt, fizikî varlıklarını muhafaza etmekle birlikte, asıl onları ayakta tutan ahlâkî değerlerini kaybetmek suretiyle bir çöküş ve yıkılış aşamalarıdır. Yoksa bugün dünyada, dün medeniyet bazında nice egemenlikler elde etmiş topluluklar, farklı isimler altında varlıklarını halen sürdürmektedir. Her ne kadar medeniyetler çöküş ve yıkılış yaşamış olsalar da onların oluşturduğu kültürler ölmez, birbirine karışan ırmaklar gibi başka sulara karışır ve hayatiyetini sürdürürler. İsrailiyata dayalı Yahudi ve Hıristiyan kültürlerinin İslâm kültüründe, İslâm kültürünün de başka kültürlerde yaşaması buna örnektir.

4 BÜYÜK MEDENİYET KRİZİ

Tarihsel süreçte İslâm medeniyeti bugüne kadar birçok kriz yaşamıştır. İslâm âlemi Doğu’da Moğol saldırısı, Batı’da haçlı seferleri, tercüme faaliyetleri ve aydınlanma dönemi olmak üzere dört önemli tecrübe yaşamıştır. Her bir dönem medeniyetimizin kriz noktalarını teşkil eder. İslâm; iman ve hareket dinidir. Amel var olduğu sürece, medeniyet bazında kendisini üretmeye devam edecektir.

İslâm medeniyeti, İS 7. yüzyıldan 11. yüzyıla kadar bilim ve felsefe, sanat ve edebiyat, ilahiyat ve teknoloji gibi alanlarda yükselişini kat ve kat sürdürmüştür. Ne yazık ki, Moğol istilasıyla gelen öldürücü darbe neticesinde büyük bir kriz yaşamıştır. Şüphesiz bu kriz, beraberinde medeniyet alanında tedrici bir duraklama döneminin yaşanması sonucunu getirdi. Bağdat’ın düşüşü diye adlandırılan bu dönemde İslâm’ın politik ve kültürel büyüklüğünün en önemli anıtları yok edildi. 13. yüzyılda Moğollar’ın eliyle Bağdat’ın düşüşüne şahit olan tarihçi İbnü’l-Esîr (ö. 1233) şunları yazar: “Moğolların İslâm dünyasına girişleri hâdisesini kaleme almaktan yıllarca çekinip durdum. Bu olayları kaydetmeyi hiç de istemiyordum. Bazen bunu yazmanın gereğine inanıyor, bir adım ileri atarken iki adım geri atıp vazgeçiyordum. İslâm’ın ve Müslümanların ölüm haberlerini ve başlarına gelen büyük felaketi yazmak kimin kolayına gidebilir? Kim bu büyük felaketin yazılmasını ve anlatılmasını kolay görebilir? Keşke annem beni doğurmasaydı, keşke bu büyük felaketten evvel ölüp gitseydim!”

İbnü’l-Esîr bunları söylemekle kalmaz, bu dehşet verici olayın bölgede Müslümanlara ve kültür varlıklarına büyük zarar verdiğini ifade ettiği yazısında; Moğolların, Bağdat’ta kadınları, erkekleri, küçük yaştaki çocukları toptan katliama uğrattıklarını, hatta hamile kadınların karınlarını yararak bebekleri bile öldürdüklerini anlatır.

Fakat buna rağmen, İslâm medeniyeti ölmedi. Adeta, Moğolların yakıp yıkmaları sonucunda kalan küllerden yeniden doğdu; İslâm onları ve çocuklarını kuşattı, meydan okumasını sürdürdü.

5. KRİZİN AKTÖRLERİYİZ

18. yüzyılda tekrar gerileme dönemi yaşandı. Bu, Osmanlı’nın zayıflamasıyla birlikte, aynı zamanlarda ortaya çıkan modernitenin yol açtığı bir krizdi. Osmanlı ve bilhassa birtakım yöneticileri bu akıma karşı duramadı ve bedeli koca imparatorluğun uykuya dalması ile ödendi. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Osmanlı, yıkılan değil, durdurulan bir medeniyetin adıdır. Önündeki tarihî engeller kaldırılınca, tekrar büyük yürüyüşüne devam edecektir.

Derneğiyle, vakfıyla, yeraltı örgütleriyle, istihbarat kurumlarıyla, satılık kalemleriyle, hoca görünümlü hainleriyle üzerimize çullanmış bu sis perdesini dağıtmak, en azından dağıtmaya çalışmak Kur’an’ın dilinden konuşmak gerekirse her Müslümanın görevidir. Bu görevi yerine getirmezsek yarın Allah’ın karşısına çıkamayız. Bu medeniyet yok edilmedi, sadece durduruldu. Belki maddî anlamda Batı’nın iki yüzyıl gerisine düştük ama milletlerin tarihinde iki yüzyıl çok uzun bir zaman değildir. Bütün işaretler gösteriyor ki, bugün, İslâm medeniyeti beşinci defa toparlanmanın ve ayağa kalkmanın eşiğindedir. İslâm’ın yenileyici dinamikleri var olduğu sürece, Müslüman kültürü ve medeniyeti yeniden kendisini üretecektir.

Kim ne derse desin, Batı’nın medeniyet dayatmasını kabul etmediği müddetçe bu çatışmanın içinde var olacak Türkiye, Batı’nın üstün medeniyeti(!)ni kabul etmeyen bir üçüncü dünya ülkesi yaftası yemeden, Saddam’ın Irak’ı pozisyonuna düşürülmeden, “Batı Medeniyeti”nin gerçek şifrelerini ortaya döken ve karşısında dikilen yeni ve üstün bir medeniyetin temsilcisi olmaya kendisini hazırlamalıdır. Bu sayede Batı koalisyonunda gedikler açabilir, Avrupa halklarını etkileyebilir, emperyal güçlerin tacizlerinden bîzar duruma düşmüş ülkelerin desteğini kazanabilir ve hatta herkesi tekrar bu adalet sancağı altında hakkın divanında toplayabiliriz. Mesele krizi aşabilmektedir.

Raymond Williams’ı anmadan yazıyı tamamlamak öyle zannediyorum ki büyük bir haksızlık olacaktır. Daha kimse medeniyetten bahsetmez iken o burjuva Batı yaşam tarzını çarpıcı bir biçimde anlatır, içimize kadar işleyen meseleyi nasıl tasvir edemediğimizi yüzümüze çarpar:

“Bir İngiliz vardı, Amerika kökenli çokuluslu bir şirketin Londra bürosunda çalışıyordu. Bir akşam Japon malı arabasına binerek eve döndü. Alman mutfak malzemesi ithal eden bir firmada çalışan karısı ondan önce gelmişti. Karısının küçük İtalyan arabası genellikle trafikte daha rahat hareket edebiliyordu. Yeni Zelanda kuzusu, Kaliforniya havucu, Meksika balı, Fransız peyniri ve İspanyol şarabından oluşan akşam yemeklerini yedikten sonra Arjantin malı koltuklarına oturup Finlandiya’da yapılmış olan televizyonlarını seyretmeye koyuldular. Program Falkland Adaları’nı ele geçirmek için başlatılan savaşla ilgiliydi. Programı seyrederken kendilerini yurtsever hissettiler ve İngiliz olmaktan gurur duydular.”


“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder
Facebook'da Beğen