Hifa Hatun ve Süheyb

Bu sayfa Güzelyurt Kız Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencileri tarafından hazırlanmıştır.

Hifa Hatun ve Süheyb

İnsanlar ve görünüşler… Hayatlar ve yaşayışlar… Her zaman inanlar iyi-kötü, güzel-çirkin, zengin-fakir gibi sınıflandırmaya başvururlar. Aslında en dar bakış açısından bile bakıldığında bunun Allah katında böyle olmadığı anlaşılır. Bunun en güzel örneklerinden biri ise Hifa Hatun ve Süheyb Hazretlerinin hayatlarıdır.

Hifa hatun Medineli bir ensar ve hanım sahabelerdendir. Güzelliği ile nam salmıştır ve yardımsever bir kişiliğe sahiptir. Resulullah’a çok bağlı olmakla beraber her işittiği sözünü dikkatle uygulamaya çalışırdı. İman güzelliği ve ahlakla bütünleşmiş güzelliği onu daha da yüceltiyordu. Bu durum birçok kişi tarafından evlenme teklifi almasına sebep olmuşken; Hifa Hatun Resulullah‘ın yanına gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Bana beni cennete götürecek bir iş(emel)öğret” dedi. Bunun üzerine Resulullah (a.s.) “Önce evlenmen lazım. Bununla dinin yarısını emniyete alırsın” buyurdu. Resulullah’ın bu cümlesine karşılık kendisine Habeşistan Kralı Melik Necaşi’nin evlenme teklifi ettiğini ve kendisinin de kabul etmediğini açıklar ve “Ya Rasulullah siz kimi beğenip, uygun görürseniz ben ona razıyım.”der. Peygamberimiz de “Mescide en erken gelen kimse onunla evlen” diye buyurdu. Herkes tarafından bu çözüm yolu kabul edilir. Herkes kimin ilk geleceğini sabırsızlıkla beklerken ilk gelen Süheyb olur.

Süheyb: kimsesi olmayan, uzun boylu, zayıf ve çelimsiz, siyaha yakın görünüşlü biri idi. Hifa Hatun ise güzeller güzeli idi.

Hifa Hatun Süheyb’in mescide gelen ilk kişi olduğunu öğrenir ve bunu kabul eder. Peygamber Efendimiz tarafından hutbe okunur ve nikâh akdi yapılır. Süheyb durumu olmayan biri olduğu için; Hifa Hatun tarafından on bin dirhem gönderilerek ihtiyaçlar karşılanır ve kendisine ait olan köşkü de eşine hediye eder. Böylelikle dünya evine ilk adımlarını atarlar. Evlerine geldikten sonra bütün geceyi ibadet ederek geçirirler. Bu davranışlarından dolayı her ikisinin de cennetlik olduğu bilgisi Cebrail (a.s) aracılığıyla Peygamberimize bildirilir. Bunu öğrenen her iki sahabe ise bu şekilde ölmek içi secdeye kapanarak dua ederler ve duaları kabul olunur. Dünya hayatından ebedi olan hayat için gözlerini sonsuzluğa yumarlar.

İnsanı, insan yapan taşıdığı ve saygı duyduğu değerlerdir. Mal, mülk geçici birer oyuncaktır; bizi asıl kurtuluşa erdirecek olan ibadet ve taatımızdır. Bu olay; günümüzde gerçekleşse ne tür yorumlar yapılacağı âşikâr. İşte post modern dünyanın algıları ve algılananları…

****

Kaybolan Papatyalar Iıı. Bölüm

Sözünü bitirdiğinde yanaklarımdan aşağı tuzlu göz yaşı akıyordu. Hasan’ın durumu da benden farksızdı. Onu kollarımın arasına alıp bir süre öylece bekledik. Bir sesle irkildim kapıdan içeri hademenin girdiğini fark etmemiştik Hasan’ı yemeğe çağırıyordu. Onunla vedalaşıp odadan dışarı çıktım. Ayaklarımın üzerinde duracak halim yoktu oturacak bir yer arayıp oturdum. Yaşına rağmen yüzündeki solmuşluk, olgunluk çizgileri aklımdan çıkmıyordu. Dayanmadım ve gözlerimden yaşların akmasına izin verdim.

Eve gelir gelmez kendimi yatağa attım. Gözlerim sanki birisi bir şey batırıyormuş gibi ağrıyordu. Daha fazla buna dayanamadım ve uykunun beni kollarına almasına izin verdim.

Alarmımın sesiyle uyandım. Başım çok ağrıyordu. Hazırlandıktan sonra mutfağa geçip ağrı kesici içtim ve yola koyuldum. Yolda Hasan’ı ve diğerlerini düşündüm...

Günler hızlıca gelip geçiyordu, her geçen günde sanki üstüme daha fazla yük yükleniyordu. Bir ağırlık hissediyordum vicdanımda. Her bir çocuğun ağzından çıkan sözler kalbime hançer gibi saplanıyordu.

Bugün de bir çocukla iletişime geçmeye çalışacaktım. Vakit kaybetmeden ilk dosyayı elime aldım; Filistinli bir çocuğa aitti. Beş yaşında adı Zehra’ydı. Odasına girdiğimde elinde eski, kirlenmiş, yırtılmaya yüz tutmuş bir bebekle oynuyordu. Beni görünce kafasını aşağı eğdi. Siyah uzun saçları ve yemyeşil bütün dünyayı aydınlatabilirmiş gibi bakan gözleri vardı. Biraz utangaç ama cana yakın birisiydi. Şimdi ise onu dinleyelim:

“Adım Zehra. Buraya altı ay önce geldim. Ben doğduğumda annem ve babam yoktu. Onlar gökyüzündelermiş ablam öyle söylüyor. Hep uçmayı hayal etmişimdir. Neden biliyor musun? Çünkü uçup ablamla birlikte onların yanına gideceğim.”

Hayalini anlatırken gözlerinin içi parlıyordu. Yüzümde acı bir tebessümle onu dinliyorum. Hiç ara vermeden devam etti.

“Ablamla birlikte yaşıyordum. Beni hep mutlu etmeye çalışıyordu, biliyorum çok üzgündü çünkü gece uyandığımda bana hissettirmese de gözleri hep ıslaktı o zamanlar ona sıkıca sarılır ve yanına kıvrılırdım. Bir gün yine gece uyurken çok büyük bir ses duydum. Bağırışlar vardı ama tam anlayamıyordum üzerimde taş gibi şeyler vardı ve hareket edemiyordum. ‘Abla ben buradayım beni kurtar!’ diyemiyordum. Sonra uyuyakalmışım uyandığımda hastanedeydim sonra bir abla ve abi beni oradan kurtarıp buraya getirdiler. Ama ablam nerde bilmiyorum. Bu bebeği bana anlam vermişti ona da annem vermiş. Onu çok özlüyorum keşke o da burada olabilse...”
Daha fazla devam etmedi ben de bir şey demedim ona sarılıp. ‘Bebek oynayalım mı?’ diye teklif ettim. Tereddüt etmeden kabul etti. Daha çok küçüktü çoğu şeyin farkındaydı, ama aslında hiçbir şeyin farkında değildi. Dünyaya kendi penceresinden bakıyordu. Masum, tatlı, duru pencereden.

Odadan çıktım. Kendimi paramparça ama aynı zamanda yeni doğmuş gibi hissediyordum. İlgilendiğim çocuklarda dikkatimi çeken en büyük nokta, hepsi dinleri uğruna bir şeyler kaybetmiş. Kimileri asla merhametli kollarından ayrılmak istemediği annesini, kimileri arkalarında dağ gibi duran babalarını, kimileri ise bir çikolata bile olsa paylaştığı kardeşinden vazgeçmiş. Aslında onlar kaybettikleriyle bir dünya dolusu Müslümanları batmak üzere olan bir gemiden kurtarıyorlar. Biz battıkça onlar el uzatıyorlar. Bu yaşananlarda acınacak durumda olan biziz. Biz bu rahatlıkta şikâyet ediyorsak, asıl dünyada nasıl olacağız merak etmekteyim. Sizi bu soruyla baş başa bırakıyorum…

BİTTİ Mİ ?….

NOT: Ben bu öyküyü yazarken zalimce bir cinayete kurban giden 20 yaşındaki 9 aylık hamile Mefta Emani ve 10 aylık bebeği Halaf henüz hayattaydı ve kaybolan papatyaların arasına karışmamışlardı.

*******

Promete, bugün yıldızların gözlerine bakmadın

Özlemle beklediği yağmurun kokusunu tüm varlığıyla ciğerlerine çekti. Ardından miskin miskin yürümeye devam etti. Bu şehrin hüviyetinin bozulmasını ve kimsenin buna muktedir olmasını istemiyordu. Kafasını gözkyüzüne doğru kaldırdı. Gecenin tam orta yerinde olduğunu gösteriyordu ona, gökyüzünün saati.

***

Ensesinde bir sıcaklık hissetti. Kafasını çevirmeye kalmadan o ses:
- Promete, bugün yıldızların gözlerine bakmadın.
- Yıldızların gözleri mi olur anne?
- Yıldız diye bir şeyin varlığından söz ediyor, onlara bakıyor ve baktığında da görüyorsan, yıldızların gözleri vardır Promete.
- Peki ya bizlere doğumu yaşatan güneş, batışını da yaşatmak zorunda mıdır anne?
- Her nefes alındıktan sonra veriliyor, her yapı kullanıldıktan eskiyor, her insan doğduktan sonra ölüyorsa, güneş de doğduktan sonra batmak zorundadır Promete.
- Her giden gelir mi anne?
- Evet, Promete gelir.
- Her gelen gider mi anne?
- Evet, Promete gider.
- Şimdi gidecek misin anne?
- Unuttuğun bir şey var Promete.
- Nedir o anne?
- Ben, öldüm.
- Gitti.

***

Promete güneşin batışından öylesine korkmaya başlamıştı ki o günden sonra uyku vaktini o âna denk getiriyor ve asla o vakitte ruhunu bedeninde istemiyor, ayık olmayı hele gözleriyle buna şahit olmayı ya da bu vaktin bilincinde olmayı hiç mi hiç istemiyordu. Farkında olmadan da o vakitte yapılması hoş karşılanmayan bir şeyi de hayatında başlatmış oluyordu.

Annesi bir sırra sahipti ve o sırrın öyle bir büyüsü vardı ki birine söylediği ân, annesi ve söylemeyi tercih ettiği kişiyle beraber tam güneşin batış hizasında, bedenleri oldukları yere yığılacak, ruhları ise bir kanata sahip olacak ve tam o çizgiye, o batış çizgisine, kızıllığına kadar uçacak ve bulundukları galaksiden kaybolacaklardır. -Fakat unutulmamalıdır ki uçmak, kuşlara münhasır hayatî bir eylemdir.- Ardında bıraktıkları ise onların ölümle taçlandığını düşüneceklerdir.

Annesi doğumundan öte gelen bu kerahet sırrını kocasına açıklamak zorundaydı. Bu öyle bir zorundalıktı ki onu Promete’den dahî vazgeçirecek, kuşlardan benliklerini, kendilerindense insanlıklarını çalacak güç ve kuvvetteydi.
Günler ayları, aylar yılları kovalıyor ancak Promete güneşin batışına olan korkusunu bir kıymık dahî eksiltemiyordu. Çünkü annesi o büyülü sırrı açıkladığında kulakları onu duymak zorunda kalmıştı, korkusu da bundan öte geliyordu zaten. O gün onun için bir milattı, bir kırbaç hayatının en nazende bölgesine vurulmuş ve orada kalan iz, onda ebediyetini bırakmıştı. Her gün kerahet vaktinden iki saat önce uykusuna dalıyor, gece olduğunda uykusundan uyanıyor ve onun tam göbeğinde karanlıklar içinde gündüzünü başlatmış oluyordu. Ancak bir gün Promete her gün kendine ayarlamış olduğu o saatte uykusuna dalamıyordu. Bir türlü ruhu bedenini terk etmiyordu ve onun tek korkusu güneşin batmaya yaklaştığıydı. Evet, iyice yaklaşıyordu ve gözleri hâlâ kapılarını kapatmamıştı, kapatmaya da niyeti yoktu. Dizleri bulunduğu yerde zangırdıyor, bedeni içine düştüğü korkudan yerini yadırgıyor, ritmikler hâlinde, tansiyon yükseltici müziklerin ahengini andırır pozisyonda dönüşler yapıyordu. Cildinden boncuk boncuk damlalar yatağına serpiliyor ve ıslaklık bırakıyordu yattığı yerde. Hissediyordu Promete, dünyadan ayrılışına ramak kalmıştı ve biliyordu, bu ayrılışın onu teğet geçme ihtimali de yoktu. Artık vakti gelmişti, güneş batmak zorundaydı ve bu zorunluluğunu bu sefer yön değiştirerek yerine getiriyordu. Her zaman batıdan batan güneş, bugün kuzeyden batmak istiyordu ve isteğine de hükmediyordu. Evet, güneş kuzeyden batıyordu ve dünyadan bir nefes daha eksiliyordu. Promete, hayatta olduğu süre boyunca savaştığı nefsiyle artık hiçbir bağlantısının kalmadığının farkındaydı ve artık yoktu ya da hayatı boyunca yok olup artık vardı. Ya yok olmak için vardı ya da var olmak için yok olmuştu.

İnsan dünyaya bir amaca hizmet etmek ve Bir olanı aramak için gelmiştir ve bu arayışında onun en büyük düşmanı nefsidir oğlum. Senin varlığın en büyük günahtır ve senin varlığın nefsindir. Hayat nefsi yok etmek için insana verilmiş en büyük mükâfattır. Ya yok olmak için var olacaksın ya da var olmak için yok olacaksın Promete. İraden sana ait ve senin hizmetinde. Neyi seçersen rüzgar o yöne savrulacaktır. Dilerim ki sevgili oğlum…

 


“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder
Facebook'da Beğen