Yenişehirlioğlu: Oyunculuğum edebiyatıma hizmet ediyor

Yenişehirlioğlu: Oyunculuğum edebiyatıma hizmet ediyor

Suat Vilgen / Diriliş Postası

Türk sinemasının en önemli yapımlarından biri olmaya aday “Direniş Karatay” filmini kadrosuna katılan yazar Bahadır Yenişehirlioğlu, başarılı oyunculuk kariyerine rağmen kendisini aslen edebiyatçı olarak tanımladığını söyledi. Televizyonun getirdiği tanınırlık sayesinde insanların kitaplarına olan ilgisinin arttığı ifade etti.

Yazdığı romanlarla edebiyat dünyasında önemli bir yer edinen ve büyük bir hayran kitlesi yakalayan yazar Bahadır Yenişehirlioğlu’nu bir oyuncu olarak ilk kez “Sevda Kuşun Kanadında” dizisinde canlandırdığı “Saatçi Hüsnü” karakteriyle tanıdık. Ardından “Payitaht Abdülhamit” dizisinde hayat verdiği “Tahsin Paşa” karakteriyle gönüllere taht kurdu. Oyunculuk performansıyla sektörün önde gelen isimlerinden övgüler alan Yenişehirlioğlu şimdi ise çok büyük bir film projesiyle beyaz perdeyi tecrübe etmeye hazırlanıyor.

Aynı zamanda gazetemizde de haftalık olarak yazılar yazan Yenişehirlioğlu, Türk sinema tarihinin en iddialı yapımlarından biri olmaya aday gösterilen “Direniş Karatay” filminin kadrosuna katıldı.

Biz de şu sıralarda filmin çekimleri için Konya’da bulunan Yenişehirlioğlu ile oyunculuk kariyeri, sanata bakış açısı, projeleri ve daha birçok konuyu kapsayan bir teleröportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle “Direniş Karatay” çekimleri hangi aşamada? Film hakkında biraz ön bilgi alabilir miyiz?

28 Haziran'dan itibaren Konya'da sette yerimizi aldık. Hem platolarımızı tanıyoruz hem de ufak ufak çekimlerimizi başlattık. Ben kendi sahnelerimin çekimi için ara ara Konya'ya gelip gideceğim. Film ilk kez Konya Selçuk Karatay Üniversitesi'nin ve Ticaret Odası'nın katkılarıyla, Selman Kayabaş'ın kaleme almış olduğu "Direniş Karatay" romanından yola çıkarak Selçuklular döneminin, "Kösedağ Savaşı" ve ondan sonra yapılanma ve ondan sonraki oluşumun kodlarıyla alakalı güzel bir proje. Selçuklular dönemi Türk sinema tarihinde film ya da dizi olarak hiç konu edilmemiş. Gerçek değerlere sadık kalınarak bir proje olarak hiç işlenmemiş bir dönem. Oysa ki çok önemli bir dönem. Geleceğe ışık tutan oradan çok önemli dersler çıkartılması gereken bir dönem.

“HolLywood standardında bir film”

Bir nevi belgesel niteliği taşıyacak diyebilir miyiz film için?

Benim gördüğüm şu: İnsanlar bir zaman tüneline girmiş gibi ya da bir uçan halıya binip o döneme kendilerini aktarmış gibi olacaklar. Bu görselliği çok zengin, daha önce de söylediğim gibi Hollywood standardında bir belgesel eser olarak değerlendirmek lazım. Bunu kesinlikle reklam olsun diye söylemiyorum, gördüğümü söylüyorum. Türkiye'de ilk dünyada ise ikinci olmak kaydıyla en büyük “Blue Box” kullanıyor bu filmin çekimlerinde. İnanılmaz büyüklükte. Hem o dönemi anlatması açısından hem de tarihin bugünün insanı tarafından daha net daha doğru okunması açısından bir sorumluluk projesidir bu. Fakat en güzel tarafı Hollywood standartlarında bir teknikle çekilmekte film. Şu ana kadar Türkiye'de gerçekleştirilmiş en muazzam ve en büyük platoya sahip film olacak inşallah. Hem iç mekânları hem dış mekânları hem de kullanılan aksesuvarlar ve dönemi yansıtan tüm unsurlar tek tek ve bu konuda çok sanatkâr kişilerin bir araya gelmesiyle üretiliyor

Filmde canlandıracağınız karakterden bahseder misiniz?

Filmde Alpdoğan Bey’i canlandıracağım. Alpdoğan, Karatay'a Moğol istilası sırasında çok yakın olan ve büyük yardımı olan bir beyliğin başındadır. Güçlü ayakları yere sağlam basan bir bey. Karatay'ın ne yapmak istediğini onun felsefesini iyi bilen. O kadim toprakları tanıyan, o toprakların enerjisini, tınısını bilen bir adam. Moğol istilası sırasında, Kösedağ Savaşı esnasında beyliğiyle birlikte Karatay'a ciddi katkıları olmuş bir bey. Hem savaş meydanında Karatay'ın yanında dik durarak, güçlü bir varlık göstererek hem de etrafındaki tüm insanları bu işe seferber ederek katkı sunmuş. Tabii bu karakterde fiziksel açıdan beni de biraz farklı görecek izleyiciler. Şöyle söyleyeyim, ben kendimi aynada görünce kendimi tanımakta zorlandım.

Tüm dünyada gösterilecek

Sanırım oldukça gerçekçi bir film bizleri bekliyor.

Kesinlikle. Filmde o dönemi anlatmak için çok ciddi bir çalışma yapılmış. Bütün kostümler, bütün savaş araç ve gereçleri, yaşam alanları aklınıza ne geliyorsa... Yer minderinden, döşeğinden kandiline kadar inanılmaz bir altyapı var. Böyle bir standardı ancak Hollywood'da görebilirsiniz. Tarihin doğru anlatılması konusunda önemli bir iş bu. Çünkü Karatay Üniversitesi akademik kadrosuyla, profesörleriyle bu projenin direkt olarak içinde ve taşın altına ellerini sokmuş durumdalar. Kalkanların kılıçların üretimine kadar projenin her safhasında varlar. Film Türkiye ile birlikte dünyanın pek çok ülkesinde aynı anda vizyona girecek. 400'den fazla kopya ile çıkacak. Dolayısıyla Türkiye'de böyle bir projeyi gerçekleştirmek kolay iş değil. Çok maliyetli ve çok emek isteyen bir iş. Ama çok güzel bir eser ortaya çıkacak inşallah.

30 yıllık avukatlık kariyerinin ardından, önce yazarlık şimdi de oyunculuk… Siz kendinizi öncelikle yazar olarak mı oyun cu olarak mı tanımlıyorsunuz?

Ben sanat kavramını birbirinden ayırmıyorum. Bunlar birbirini destekleyen unsurlar. Kendimi bir yazar olarak tanımlıyorum ama evet, birçok insan açısından aktörlüğüm daha ön planda. Tabii ki tanınırlık açısından... Bunu şuna bağlıyorum, ekranın farklı bir büyüsü var. Tüm dünyada olduğu gibi bu Türkiye'de de böyle ekranda sizi gördükleri zaman çok daha hızlı tanınırlık kazanıyorsunuz. Oysa ben kadim edebiyat derdinde olan bir adamım. Ama ayırt ederek söylemem gerekirse; popüler kültürün içinde, popüler kültürün maymunu olmadan, onun yara açan kısmında asla var olmadan, aksine bu kültürün içinde yara saran ama kendi kadim değerlerimize kendi kültürümüze kendi varlık sebeplerimize bağlı kalarak, evrensel pek çok şeyi harmanlayarak bir arada yapmayı planlıyorum. Yazarlığım bunun başında geliyor. Aktörlük de bunu destekleyen bir unsur. Bunların birbiriyle iç içe değerlendirilmesi gerekir. Hayattaki duruşunuzla alâkalı.

Oyunculuk kariyeriyle birlikte kitaplarınıza olan ilgi de arttı mı?

Malumunuz Türkiye'de okuyan insan sayısına dair veriler içler acısı. Bu açıdan baktığımızda, pek çok insan bana diziler ve televizyon kanalıyla ulaşıyor, "Hocam siz yazarmışsınız" diyerek imza günlerimi dolduruyor. En son Beyazıt Kitap Fuarı'nda iki saat boyunca hiç durmadan kitap imzaladım ve buraya gelen insanların yüzde 80'i “Sevda Kuşun Kanadında” dizisinde canlandırdığım "Saatçi Hüsnü" ve "Payitaht Abdülhamit"teki Tahsin karakterlerinin vasıtasıyla bana geldi. Ama bu da onların benim kitaplarımı okumalarına vesile oluyor. Beni bu şekilde tanıyorlar. Bu benim için bir zenginlik, onlara ulaşmam açısından. Bu, son dönemde inanılmaz bir noktaya gitti. Bu da ekranın büyüsü. Tabii burada ortaya koyduğunuz karakterleri yorumlama biçiminiz, karakterlerle özel hayatınızın birbirine uyumu önemli. Ayrıca Türkiye'deki eleştirmenlerin ve sanat insanlarının bile övgüyle karşıladıkları bir oyunculuk performansı ortaya koymanız da bunu çok ciddi destekliyor.

Oyunculuk anlamında işin otoritelerinden nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Sektördeki insanlar, benim oyunculuk eğitimi almadan böyle bir performans sergilememe şaşırıyorlar. Minimal oyunculuk, gerçekçilik adı altında oyunculuk dediğimiz hadise -uzmanların değerlendirmelerine göre söylüyorum- zor bir şey. "Oynamıyormuş gibi oynamak", "...mış gibi yapmamak", onu öyle hissetmek ve karşı tarafa da bu duyguyu ya da enerjiyi geçirebilmek... Orada bambaşka bir kimyaya bürünüp, o kişi olabilmek... "Bu her yiğidin harcı değildir" diyorlar. "Evet herkes bir şekilde kamera karşısında oynayabilir ama kısa sürede seyirciyi yakalamak, onlarla bir gönül bağı kurmak, onların hayranlığını kazanmak ve böyle bir kitleye ulaşmak kolay bir şey değil" diyorlar, çok şükür. Bunda oynadığım rolleri hem incelememin, hem detaylı bir şekilde üzerinde çalışmamın hem empati yapabilmemin ve de en önemlisi yazar olmamın büyük etkisi var sanırım.

Nasıl bir etki, açar mısınız?

Mesela ben romanlarımda Tahsin Paşa'yı yazmış olsaydım nasıl yazacaksam öyle oynuyorum. Bir noktada görsel olarak yazıyorum. Yazarlığımın çok etkisini görüyorum. Her yazar oynayabilir mi, gayet tabii ki hayır. Bu birazcık da Allah (Celle Celalühû) vergisi bir şey. Bu biraz da insanın kendini keşfetmesiyle ilgili. Ben aktörlüğümü 50'li yaşlarda keşfettim; tıpkı Şener Şen gibi. Şener Şen de biliyorsunuz şöhreti, benim yaşlarıma yakın bir döneminde yakalamıştır. Saçım sakalım beyazken Türkiye'nin önemli aktörleri arasına girme imkânına kavuştum çok şükür. Ama beni asıl heyecanlandıran şey yine de edebiyattır.

Sizi son dönemde televizyon programlarında da görüyoruz. Bu anlamda yeni bir projeniz var mı?

Aynı zamanda Ramazan’da Diyanet TV’de yayınlanan; ki bana göre de ezber bozan, “Mesele” programına devam edeceğiz. Kısacıktır, 7’şer dakikalıktır ama çok önemli bir projedir. Diyanet İşleri Başkanımız Mehmet Görmez’in de isteğiyle yeni yayın döneminde tekrar onları kullanmak amacıyla yeni bölümler çekeceğiz inşallah. İnşallah hayırlısıyla Direniş Karatay'ı tamamlayıp kaldığım yerden Payitaht Abdülhamit’te Tahsin karakterini yorumlamaya da devam edeceğim.

“Son Hasat” yeni baştan

Yeni bir kitap projeniz var mı?

Şu sıralar bütün kitaplarımı aynı yayın evinde toplama derdindeyim. Daha önce çalıştığım yayınevinde yayımlanmış "Son Hasat" kitabımı yeni baştan, sıfır kilometre yazmaya başladım. Kitabın yayın haklarını eski çalıştığım yayınevinden aldım ve artık Timaş ile çalışıyorum. Kitap ilk halinden çok farklı bir haliyle yeniden yayımlanacak, inşallah. Çünkü o kitabı yazdığım dönemde olaylara bakışım ya da duygulara yaklaşımımla şu anki duygularım daha farklı. Romanı baştan sona okuduğumda, bazı yerlerini kendime başka türlü söylemem gerektiğine inandım. Bu, çerçevenin çatısının bozulmasıyla alâkalı değil; duyguların okuyucuya geçirilmesi, betimlemelerin daha net ortaya konulmasıyla alâkalı. Yani kek aynı kek, pişmiş durumda da kreması ve süslerinde başka şeyler deniyorum. Biçimsel bir dokunuş olacak yani. Bu sıkça rastlamadığımız bir durum… Evet, bu, bana has bir şey sanırım. Çünkü "Beyaz Usta Siyah Çırak" romanımı da yayın hakları bittiğinde, Timaş'tan yeniden çıkardım. İlk olarak 187 sayfaydı. Çünkü ben o dönemde bazı şeyleri kendime saklamıştım, belki kendimle barışamadığım ya da bazı şeyleri kendime itiraf edemediğim için. Yeniden çıkardığımda bu kez 187 değil, 350 sayfaydı.


“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder
Facebook'da Beğen