Sedefkâr Mehmet Ağa

Sedefkâr Mehmet Ağa

İsmail Erdoğan

-Bir medeniyetin izdüşümü-

Başlık Sedefkâr Mehmet Ağa olsa da, devşirme Mehmet’i yoğurarak Sultanahmet Camii’ni inşa eden bir mimara dönüştüren medeniyetin insan yetiştirme sistemini anlamak/ anlatmak için kaleme alınmıştır bu yazı.

Mehmet Ağa Kanuni’nin son zamanlarında İstanbul’a getirilmiş ve 5 yıl ulufesiz çalıştırılmış bir devşirmedir. 6. yıl ulufeye yazılmış ve Kanuni’nin vefatı sonrasında türbesine bir yıl süreyle bahçe bekçisi olmuştur. Bahçe bekçiliği sonrası Topkapı Sarayı’ndaki “Hasbahçe”ye bahçıvan tayin edilmiştir. Bahçıvanlığı süresince Saray’daki sazendeler dikkatini çekmiş ve saz edinmek için içinde büyük bir istek uyanmıştır. Yeterli parayı edinince ilk sazını alan Mehmet Ağa, sazendelikte o kadar ileri gitmiş ki, saz çalarken süratinden elinin hayali görünmez olmuş. Cafer Çelebi, onun daha sonraki meslekleri olan önce sedefkârlık, sonra mimarlık sanatları için bu saz ustalığının yararını “Keser sallamak için elinin idmanı lazım olsa gerekti” diye açıklar. Hasılı, sazendelikle sanatın kapısından girmiştir devşirme Mehmet. Girmiştir ama bu daha başlangıçtır. Hassa Mimarlar Ocağı’nın başına geçene kadar daha ne yollar kat edecek, ne tecrübeler edinecektir.

Mimarımız, usta bir sazende olarak hayatına devam ederken bir rüya görür. Ve rüyasını yorumlaması için devrin ermişlerinden Vişne Mehmet Efendi’ye gider. Mehmet Efendi’nin yorumu üzerine de bütün sazlarını parçalar. Artık onun için yeni bir yol gözükür: Sedefkârlık!

Keserle kirişe isabeti içeren bir hikayeyle sedefkârlar kârhanesine giren Mehmet Ağa, Ser Mimaran-ı Hassa’nın hinterlandına girmiştir artık. Burada geometri başta olmak üzere temel bazı eğitimleri alır ve önünde 21 yıl Mimar Sinan’a çıraklık ve kalfalık yaptığı yepyeni bir yol açılır. Mimar Sinan’ın ölümü sonrasında yerine geçen baş mimarlar Davut Ağa ve Dalgıç Ahmet Ağa’yla da çalışma imkanı bulur.

Bir taraftan sedefkarlık ve mimarlık devam eder. Diğer taraftan ona imparatorluk yolları açılır. Önce Mısır’ın yolu gözükür kendisine. Bu görevde iken bütün Arabistan’ı dolaşır. İstanbul’a döner dönmez ‘Rumeli teftişine’ memur edilir. Rumeli dönüşü dört kadıya muhzırbaşı olur. Sonra Diyarbekir’e müsellim gider, 6 ay o havaliyi yönetir. Oradan döner, Şam-ı Şerif’e müsellim tayin edilir. O tarihlerde asi bazı kabileler hacca gelen kervanları soymakta ve yok etmektedir. Ağanın büyük başarısı, bunların üzerine varıp haydutları ve yolu temizlemesinde görülür. Bu askerlik operasyonu bile ağanın hayatında mistik bir maceradır. Elinde az bir kuvvetle ne yapacağını çaresizlikle düşünmekte iken gördüğü bir rüyada ‘gayb ricali’ onun imdadına yetişir ve eşkıyanın gafil uyuduğu yeri haber verir. Ani bir baskınla yetiştiğinde maiyetinin itiraz ve korkularını bastırır ve kendilerinden kat kat üstün çeteyi yok eder.”

1587-1598’de su nazırı tayin edilir. Sekiz yılı daha geçer ve 1606’da Mimarbaşı olur. Türbe bekçiliğinden Sultanahmet mimarlığına evrilme tamamlanmıştır.

Sedefkâr Mehmet Ağa’nın hikayesi özetle böyle. Peki bu hikaye bize ne söylüyor? Bu hikayenin bugüne yansımasında bize verdiği cevap/lar ne?

İçinden geçtiğimiz çağ, kimlerine göre postmodern, kimilerine göreyse hâlâ modern. Bu çağda yaşayan Müslümanlar olarak temel sorunumuz arada kalmışlık. Çıkış ve gelişim sürecinin bizimle hiç alakası olmayan bir yaşam modelinin kendilerine dayatıldığı Müslümanlar olarak, ne kendimiz durumundayız ne de başkası. Yani ne modern bir Avrupalıyız ne de kadim bir medeniyetin torunları olarak Osmanlı. Hem ikisiyiz, hem hiç biri. Bu durumun ağır faturaları var elbet. Saymakla bitmez bunlar. Ama en ağırı, insan yetiştirmenin bilgisini ve mekanizmasını kaybetmek. Kendimiz oluşun, sonraki kuşaklara da bunu miras olarak aktarmanın sürekliliğini kaybetmek. İşte Sedefkâr Mehmet Ağa’nın hikayesi bu yüzden önemli ve yine bu yüzden kaleme alınıyor. Çünkü onun hikayesi, insanın nasıl yetişip kemal bulduğunu gösteren ve usta bir sanatkâr olarak şaheserlere imza atmanın arka planın veren bir hikaye.

İnsanın yetişmesi patlıcanın yetişmesi gibi olmuyor. Ki patlıcanın yetişmesi içi bile bir sürü sebebe ihtiyaç var. Toprak, su, hava, güneş vs... İnsanın yetişmesi içinse bunlardan fazlasına ihtiyaç var. Bunu iyi bilen ecdad, insanları yetenekleri doğrultusunda gelişmeleri için uygun bir ortam hazırlamış. Hiç acelesi yok bu sistemin. Kimin hangi eseri ne zaman vereceği ile ilgili belirlenmiş bir sarkaç yok. Kader denilen şeye teslimiyet var. Teslimiyet var ama, bir yandan da kaderi inşa etmede çalışmak var. Başıboş bırakmıyor insanları. İstidatları ve onların neşv-ü nema bulmalarında serbest bırakıyor sadece. Metazoriye pabuç bırakmıyor bu konuda. Kendinizi yetiştirin diyor, su akar yolunu bulur diye de ekliyor.

Bu minvalde Mehmet Ağa’yı devşiriyor. Ama adı konulmuş bir şey olması için değil, bir şey olması için. Yeteneklerini bağlamıyor. İnsanın kendini keşfine imkan ve zaman tanıyor. Sabrediyor, sabrı öğretiyor. Bir şeyden çok iyi anlamak için birçok şeyin tadına vardırıyor. İnsanın hikayesine de, yolculuğuna da saygı gösteriyor. Sen mimar mı olmak istiyorsun, o zaman güzel sanatların yoluna demiyor. Kendini izle ve acele etme diyor. Bu hayatta çok şey olur insan, kendini bir şeye bağlama, bir şeye saplama diyor.

Bir düşünün! “Ser Mimaran-ı Hassa” olacak kişinin Şam-ı Şerif’e müsellem olarak tayin edilmesi ne demektir? Hatta haydutları bastırmakla görevlendirilmesi. Bunun mimarlıkla ne alakası var?

Çocuklarını mimar olsun diye Mimar Sinan’a gönderen anne-babalar için çok mantıklı olan bu soru, altı yüz yıllık Osmanlı Medeniyeti için abesle iştigal bir sorudur. Çünkü mimar olmak için Ocakta/Üniversitede eğitim almak yeterlidir belki ama Sedefkar Mehmet Ağa olmak için bundan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Mimar Sinan olmak için çok daha fazlasına. Ki Mimar Sinan ilk eserini 44 yaşında vermiş bir yeniçeridir. O vakte kadar o sefer senin bu sefer benim dolaşmıştır. Dolaşırken de, o medeniyet senin bu medeniyet benim tadına bakmıştır. İcab etmiş kadırga yapmıştır seferlerde, icab etmiş köprü. Mescid, saray, kemer ya da külliye. Tek işle meşgul olmamış, tek şeyden anlamamış-lar-dır. Her şeyin peşinde “hiç” olmanın derdiyle yaşamış ve yapmış-lar-dır.

Bugün bunu kaybettik. Branşlaşma ya da akademizm denilen hastalıkla kendi alanlarımıza hapsolduk. Bilginin çokluğu aklımızı çeldi ve böylesi daha iyi dedik. Bu zamanda başka türlüsü mümkün değil diyerek inandırdık kendimizi. Sistem de buna çanak tutunca, mimar olduk, ressam olduk, başkan olduk, amir olduk ama tam olamadık. Ne kendimizle ne de gayrisiyle bütün olamadık. Olmaya çalışan olursa da balans ayarı yaptık. Ne haddine dedik, haddini bildirdik.

Bu iş öyle olmaz azizim. Bu şekilde insan yetişmez. Bu şekilde büyük insanlar yetişmez. Arı gibi çiçek çiçek dolaşarak kendini göstermeden ve topladıklarını bir araya getirerek bala dönüştürmenin imkanına ermeden ne mimar, ne sanatkâr ne de bürokrat yetiştirebilirsiniz. Ancak patates yetiştirebilirsiniz. Bugün yaptığımız da bundan fazlası değil.

Ben gerçeklerin yalancısıyım. Hakikat mi? Hep başka bahara! Hep başka bahara!

Baki selamlar!


“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder
Facebook'da Beğen