Türkiye kendisinden başka hiç kimseye mecbur değildir

Türkiye kendisinden başka hiç kimseye mecbur değildir

Muhammed Şimşek/Diriliş Postası

AB’ye mecburuz, ABD’ye mecburuz, Rusya’ya mecburuz, diye anlatılan sözüm ona reel politik analizlerinin hepsi kendimizi farketmeyelim diye gözümüze perde çekmeye çalışan eski Türkiye hezeyanlardır. Irkçılık, hedonizm, konformizm ve sömürgecilik mikroplarının her taşını kemirdiği AB’ye ihtiyacımız olduğuna inanan Türkiyeliler en çok kendi özüne ihanetin vebalini taşır. Allah Türkiyeyi kendi özüne ihanetten muhafaza etsin.

Yüzyılda inşa edilmiş ezik bir nesle Türkiyenin tarihinin de ufkunun da Avrupadan büyük olduğunu anlatmakta zorlanabiliriz bunu anlayışla karşılıyoruz. İlk bilmemiz ve belki yolun başında en çok tekrar etmemiz gereken şey; AB’nin yaşadığı halin adı “huzur” değil hedonist uyuşukluktur. Çok paralarının olmasının adı refah değil, sömürgeci konformizmdir. Türkiye’nin ufku, ne hedonizme ne sömürgeci konformizme ne de çağdaşlık diye anlatılan iki yüzlü çelişkilere talip değildir. Refah, hürriyet, şeref ve nizamı alem için dünya liderliği talebiyle çıklan Büyük Türkiye idelinin tek ihtiyacı olan şey kendi tarihinde ve bu gün yaşayan öncü neslin zihninde mevcuttur. Türkiye’nin kendisinden başka hiçkimseye ihtiyacı yoktur.

Türkiye’nin AB’ye  ihtiyacı yok!

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ekonomik savaşlar ile çıkar çatışmalarını bitirmek ve Avrupa kıtası ülkelerinin ittifakını sağlamak hayaliyle kurulan o çatı (AB) hiçbir zaman düzen tutmadı. 

Başlangıçta kömür ve çelik madenleri üzerinden karşılıklı çıkar ilişkileri üzerine kurulu ekonomik topluluk, bugün kültürel bir yapıya bürünen birlik hüviyetiyle, kendi içinde yaşadığı buhranların üstesinden gelemez durumda…

Hal böyleyken nüfusu genç, ekonomisi dinamik ve kıtaların buluşma noktasında geleceğin küresel aktörü olarak parmakla gösterilen Türkiye’nin yarım asırdır yılan hikâyesine dönen üyelik sürecinden sonra birliğin kapısında daha fazla beklemeye tahammülü yok. Esasen buna ihtiyacı da yok.

Avrupa Birliği’nin buhranlı tarihi

Türkiye’nin birliğe girmesine neden ihtiyacı olmadığını anlamak için yakın tarihte Avrupa kıtasında yaşanan siyasi, ekonomik ve dini alanlardaki gelişmelere bakmak yeterli olacaktır.

Siyasi ve ekonomik savaşlar

1800’lü yıllarda başlayan ve bu yüzyılın sonlarında Sanayi Devrimi ve artan sömürgecilik faaliyetleri ile gittikçe kızışan ekonomik çıkar çatışmaları Avrupa ülkelerini bir birine düşürdü.

Ticari rekabet ve mezhep çatışması içindeki Avrupa ülkeleri 20. yüzyılın başlarında boy gösteren I. Dünya Savaşı’yla cephelere bölünerek bir birlerine silah doğrulttu. 28 Temmuz 1914 tarihinde başlayan ve dört yıl boyunca devam eden küresel savaşın merkezi Avrupa oldu. ABD’nin savaşta tarafını belli edinceye kadar “Avrupa Savaşı” olarak anılan sürecin adı daha sonradan dünya savaşı olarak değişti.

I. Dünya Savaşı’nın bir tarafında Almanya diğer tarafında ise Fransa ve İngiltere gibi Avrupa ülkeleri vardı. Bu ülkeleri birbirine düşüren temel sebep sömürgecilik ve emperyalist faaliyetlerinde yaşadıkları çıkar çatışmasıydı.

Mezhepsel ayrılıkların kökleri derinlerde

En küçük ekonomik sebeplerle yaşanan çatışmaların üzerinde ise ağırlıklı olarak Hıristiyan nüfusa sahip kıtanın Katolik ve Ortodoks olmak üzere yaşadığı ayrılıkçı mezhep rüzgârları vardı.

Geçmişe bakıldığında Ortaçağ boyunca birbirinin amansız rakibi olan ve çekişen İstanbul’daki Doğu Roma’ya ait Bizans Patrikliği ve Batı Roma’ya ait Papalık, defalarca birbirlerini karşılıklı olarak aforoz etti ve 1054 yılında kesin olarak ayrıldı. Bu tarihten sonra Ortodoks ve Katolik kilisleri ayrı örgütlerini oluşturdu ve birbirleriyle ilgileri kalmadı. Zaman içerisinde ilişkiler giderek daha da kötüleşti. Bu ayrışma coğrafi ve idari bölünmeye yol açtı.

13. yüzyılda Bizans-Ortodoks Kilisesi Rus-Ortodoks Kilisesi’ni oluşturdu, 16. yüzyılda ise Kuzey-Batı Avrupa’daki Germen ve Anglosakson (İngiliz/İskandinav) bölgeleri Katolik Kilisesi’nden ayrılıp, Protestan/Kuzey Avrupa Kilisesi’ni oluşturdular.

Bugüne geldiğimizde Avrupa kıtasının güneyindeki ülkeler genel olarak Katolik kimlik taşırken Orta ve Kuzey Avrupa ülkelerinde Protestan çoğunluk göze çarpmaktadır. Yunanistan’da ise, Ortodoks kimliğin ağırlıkta olduğu görülmektedir.

“Kömür-Çelik”ten “Ekonomi” Topluluğuna

I. Dünya Savaşı’nın kıvılcımını ateşlediği 1939-1945 yılları arasında yaşanan II. Dünya Savaşı’nın cephelerinde yine söz konusu Avrupa ülkeleri vardı ve sebepler yine aynıydı: Sömürgecilik ve emperyal faaliyetler… Nükleer ve kimyasal silahların kullanıldığı holokostların yaşandığı savaşta sırf ekonomik kazanımlar uğruna yarım milyara yakın insan öldürüldü.

Kan emici ve vahşi politikaların çıkardığı II. Dünya Savaşı’nın ardından Batı Avrupa’da birden ekonomik çıkarlar doğrultusunda birlik ve beraberlik havası estirilmeye başlandı. Aşırı milliyetçiliğin kıtaya zarar verdiği düşüncesinin beslediği düşünülen siyasi arenadaki barış havası aslında kömür ve çelik madenleri konusunda bazı Avrupa ülkelerinin fikir birliğine varmasıyla ortaya çıkmıştı. Böylece 1951 yılında Avrupa’nın kendi içindeki ilk işbirliğinin adı Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu oldu. Bu topluluğun temel hedefi başta Fransa ve Batı Almanya olmak üzere üye ülkeler arasında kömür ve çelik endüstrisinin yönetimini tek merkezde toplamaktı.

Topluluğun bir diğer hedefi ise dönemin en önemli sanayi hammaddeleri olan kömür ve çelikten doğabilecek herhangi bir çatışmanın önüne geçilerek buna bağlı olarak ülkelerin bir birlerine savaş açmalarını engellemekti. Avrupa’nın çıkar çatışmaları üzerine kurulu bu topluluğun diğer üyeleri Belçika, Hollanda, Lüksemburg gibi İtalya ve Benelüks ülkeleriydi.

Enerji kaynakları için ilk olarak 1957’de gümrük birliği işlemlerini tamamlayan grup bütün yasal ve ekonomik sınırlılıklarına son vermek için ikinci olarak Avrupa Ekonomik Toplulukları’nı kurdu. Üçüncü olarak ise nükleer enerji çalışmaları yürütmek için ayrıca Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu oluşturuldu. 1965 yılında imzalanan Brüksel Anlaşması ile bu üç topluluk Avrupa Toplulukları (AT) adıyla tek çatı altında toplandı.

1973 yılında Danimarka, İrlanda ve Birleşik Krallık’ı (İngiltere) da içine alan Avrupa Toplulukları daha da genişleme yoluna gitti. Topluluğun genişleme amacıyla yaptığı görüşmelerde Norveç ile de masaya oturulsa da ülkedeki halk oylamasında katılım isteği reddedildi.

Avrupa’nın “Birlik” hayali

90’lı yıllardan itibaren topluluk olmaktan çıkarak kültürel birliktelik çatısı altında birlik olma hayali kurmaya başlayan kıta ülkeleri bir “Avrupa” kimliği inşa etmek için çabaladı.

1990’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ile eski Doğu Almanya, birleşmiş yeni Almanya’nın bir parçası olarak topluluğa katılmasından sonra bu kimliğin oluşması için aday ülkelere uygulanmak amacıyla Kopenhag Kriterleri üzerinde görüş birliğine varıldı. İlk kez 1992’de yürürlüğe sokulan Maastricht Anlaşması’nda kullanılan “Avrupa Birliği” (AB) terimi bu kimliği inşa etmenin zeminini oluşturmak için kullanılmaya başlandı.

1995 yılında birliğe Avusturya, İsveç ve Finlandiya da katıldı.

Geçmişten bugüne siyasi, ekonomik ve mezhepsel çatışmaların üzerine “birlik” olma hayali kuran ve Avrupalılık kimliği altında kültürel birliği oluşturmaya çalışan kıta ülkelerinin tek ortak noktası, 2002’de on iki üye ülkenin benimsediği para birimi euro oldu.

Bugün resmen çöküyorlar

1980’li yıllarda topluluğa katılmayı ekonomik bir canlılık kazanma umuduyla Yunanistan, İspanya ve Portekiz gibi Doğu Avrupa ülkeleri de katıldı. Ancak ne 1985’teki Schengen Anlaşması ne 1986’da liderlerin imzaladığı Avrupa Tek Senedi ne de Avrupa Politik İş Birliği Kurumu topluluk ülkelerini bekleyen hazin sondan kurtardı. Zira bugün Yunanistan ekonomisi iflas etmiş durumda. İspanya ve Portekiz’de yaşanan ekonomik süreçlerin de Yunanistan’dan çok fazla bir farkı yok. Avrupa’nın yumuşak karnını oluşturan bu ülkeler yıllardır krizle boğuşuyor. 4 yıl boyunca ekonomik bağımlılıkları gerekçe gösterilerek kapıda bekletildikten sonra topluluğa alınan İngiltere ise çoktan kendini birliğin dışına attı. 1984 yılından bu yana birlik bütçesine yaptıkları ödemeler ve Brüksel’den gelen emirlere uyma konusunda isteksiz olan İngilizler, son dönemde patlak veren göçmen kriziyle birlikte AB’den çıktı ve şuan dizginlerini tekrar ele aldıkları ülkelerini ekonomik olarak toparlamaya çalışıyorlar.

Avrupa kendi ilkelerini çiğnedi

Avrupa’nın etrafında birlik olduğu ilkeler çoğu zaman sınıfta kaldığı başlıklara dönüştü. Sosyal adalet ve hukuk devleti ilkelerinin işlediği, insan haklarının öne çıktığı, kanunlar önünde herkesin eşit olduğu, demokratik toplumlarda herkesin kendini özgürce ifade ettiği, temel hak ve özgürlükler kapsamında herkesin dinini serbestçe yaşadığı ve kimsenin inancından dolayı sorgulanmadığı toplum profili çizen Avrupa ülkelerinde yaşananlar birliğin karnesine sürekli olarak zayıf notlar düşürdü.

Türkiye-AB ilişkileri ve sürecin getirdikleri

İlk ortaklık başvurusu 1959’da Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yapıldı. Başvuruyla başlayan süreç 12 Eylül 1963’te yapılan Ankara Anlaşmasıyla resmi bir boyut kazandı. 1964 yılında yürürlüğe giren antlaşmadan sonra taraflar arasında sanayi, gümrük, tarım ve serbest dolaşım konularında görüşmeler devam etti.

Sürekli istikrarsız bir seyir izleyen Türkiye-AB ilişkileri, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle askıya alındı.

1999’da aday olarak kabul edilen Türkiye’nin AK Parti iktidarında dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yürüttüğü diplomasi sonuç verdi ve 2005 yılı Ekim ayında tam üyelik müzakereleri başladı.

Hâlihazırda katılım müzakerelerinde şu ana kadar 16 fasıl müzakerelere açılmış, bir tanesi geçici olarak kapatılmış durumda.

Yarım asırdan fazla bir süredir devam eden ve yılan hikâyesine dönen sürecin Türkiye’ye yaşattıkları ise acı bir çeteleyi önümüze koyuyor.

AB’ye uyum sürecinde geçmiş hükümetlerin uygulamaya koyduğu politikaların Türkiye’ye fayda ve zararları hala tartışma konusu. Bunlardan en dikkat çekeni ise uyum kriterleri doğrultusunda Türkiye’de devreye sokulan aile planlaması uygulaması oldu. Zira bu uygulama ile genç nüfusa sahip Türkiye’deki doğurganlık oranı tarihinde ilk kez düşüşe geçti. 35 yaş altı nüfusun gittikçe azalmasına yol açan bu durum Türkiye’yi Avrupa’nın bugün içine düştüğü çoğunluğu yaşlı nüfusa sahip bir ülke olma kâbusuyla yüz yüze getirdi.

Avrupa 1960’lı yıllarda başlayan üyelik sürecini her fırsatta Türkiye’nin iç meselelerine ve politikalarına dışarıdan müdahale etme aracı olarak kullandı. Birlik ve üye ülkeler, işlerine gelmeyen her konuda tehditkâr açıklamalarla Türkiye’nin üzerinde etki kurmaya çalıştı.

Son döneme baktığımızda ise 2013’te yaşanan gezi darbesi ardından 17-25 Aralık yargı darbesi ve bir iki yıl sonra gelen 15 Temmuz askeri darbe girişimleri hakkında AB’nin söylemleri ve duruşu hiçbir şekilde Türkiye’nin elini güçlendirmedi. Aksine birlik, içerideki karışıklıklara sebebiyet veren sicili şaibeli aktörlerin arkasında durarak “aba altından sopa göstermeyi” tercih etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ne yapmaya çalışıyor?

Başlığa taşıdığımız bu sorunun cevabı aslında buraya kadar kaleme aldığımız sürece ve sürecin aktörlerine ilişkin tarihsel derinlik ve yadsınamaz gerçekte yatıyor.
Başından buraya kadar anlattığımız süreçte tarihin tozlu raflarına mahkûm edilmiş, sandıklara konularak üzerine kilitler vurulmuş cevheri ortaya çıkarmaya çalışan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yarım asırlık yalanları ve ikiyüzlü politikaları Avrupa’nın alnına çarpıyor.

Bu durumun son örneği Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile üyelik müzakerelerinin geçici olarak dondurulması kararı almasıyla görüldü. 37’ye karşı 479 oyla kabul edilen tasarının hukuki bağlayıcılığı yok. Fakat söz konusu karar aralık ayında bir araya gelecek AB liderlerine bir mesaj niteliğinde. İlişkilerin dondurulmasını da kapsayan tasarıda 15 Temmuz darbe girişimi sonrası ortaya çıkan durum ve OHAL uygulamasının getirdiği şartların gerekçe gösterilmesi AB’nin ikinci yüzünü bir kez daha ortaya koyması açısından önemli bir vesika olarak değerlendirilebilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu karara tepkisi sert oldu: “Toplanmışlar, 30-40 kişi, o bildiriye hayır diyor. Ya topunuz ‘evet’ dese ne yazar! Hiçbir zaman insanlığa dürüst davranmadınız, doğru davranmadınız. Aylan bebeği sahilden siz almadınız, Ümran bebeği siz almadınız. 3 milyon mülteciyi besleyen biziz, verdiğiniz sözleri yerine getirmediniz. Kapıkule’ye 50 bin mülteci dayandığı zaman feryat ettiniz. ‘Türkiye kapıları açarsa ne yaparsınız’ dediniz, bana bak, daha ileri giderseniz bu kapılar açılır bunu da bilesiniz. Öyle kurusıkı tehditlerden ne ben anlarım, ne bu millet anlar!”

Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın AB’ye yönelik sert açıklamalarının perde arkasında hem birliğin hakkaniyetsiz tavır ve cüretkâr tehditlerine karşı asil bir öfke hem Türkiye’nin bundan böyle Avrupa’ya muhtaç ve mecbur konumda olmaktan çıkarak kendi bölgesinde güçlü bir aktör olmaya başlamasının tarihsel dayanakları yatıyor.

Kaldı ki geçmişi çıkarları uğruna ekonomik ve siyasi savaşların yaşattığı buhranlarla dolu Avrupa bugün yine kendi içinde benzer buhranları yaşıyor. Sözde Birlik üyesi ülkelerin, Anadolu’dan başlayarak Orta Asya ile Ortadoğu’ya, dahası güneyde Afrika’ya yönelecek politikalarının can damarında stratejik konumu ve barındırdığı potansiyel büyüklüğüyle Türkiye yer alıyor. Dünya haritasını bir insanın vücuduna benzetecek olursak batıda Avrupa’nın baş, doğuda Orta Asya ve Ortadoğu’nun kollarını oluşturduğu Anadolu toprakları üzerine kurlu Türkiye’nin, bu bünyenin hem gövdesini hem gırtlağını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu da Batı için şu demek: Türkiye olmadan hiçbir gerçekçi politika ve stratejik adım doğuda nefes dahi alamaz.

Meseleye buradan bakarak Erdoğan’ın, Batı’nın ardı arkası gelmeyen çirkin dayatmalarına karşı ülkemizin elinde ve bakiyesinde bulundurduğu stratejik bütün kartları kullanarak bugün dünyanın canhıraş şekilde ihtiyaç duyduğu hak, adalet, demokrasi ve özgürlükler alanında verdiği mücadelede kullandığını söyleyebiliriz.
Erdoğan’ın siyasi alanda verdiği bu mücadele temenni edelim ki Batı’nın çökmekte olan ve İslam coğrafyasına sadece kan ve gözyaşı taşıyan medeniyetinin çatırtıları arasında yepyeni bir medeniyet inşa ederken en nihayetinde gülen taraf Müslümanlar ve mazlum coğrafyalar olsun…

Türkiye’nin ufku Avrupa kıtasından büyük

Buraya kadar Avrupa’nın tarihi ve Türkiye’nin AB sürecine derinlikli bir bakış atmaya çalıştık. Gelin bir de Türkiye’nin tarihine yani kendi tarihimize bakalım ve ülkemizin AB kapısında daha fazla beklemeye neden tahammülünün ve de ihtiyacının olmadığını anlamaya çalışalım.

Her şeyden önce Türkiye, 350 yıllık Selçuklu ve 600 küsur yıllık Osmanlı bakiyesi topraklar üzerinde duruyor. Balkanlar’dan Orta Asya’ya, Anadolu’dan Ortadoğu’ya açılan coğrafyada 3 kıtaya hükmetmiş bir imparatorluğun temsilcisi olarak din, dil, kültür, yaşayış, gelenek denilince zihin kodları ortak ve referansı İslam olan halkların kalbinde yer alıyor.

Daha net ifadesiyle bugün Avrupa’nın hayali olan kültürel “birlik”telik gerçek anlamıyla Türkiye’nin bakiyesinde 1000 yıllık bir tarih olarak saklı bir hazine hükmünde hazır bekliyor.

Dolayısı ile kendi devlet geleneğinde 16 bayrak altında diriliş ruhuyla bir araya gelen ardından her ırk, inanç ve ideolojiden insanı aynı bayrak altında yüzyıllar boyu huzur, sükûnet, özgürlük ve istikrar içinde yaşatan ülkemizin hayal kurmaya ihtiyacı yok.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan tek şey hem devlet olarak hem millet olarak silkinip kendine gelmektir. Bugüne kadar bünyesini uyutan ve uyuşturan iğnelerden kurtulup ruhuna vurulan prangaları kırarak ayağa ve hatta şaha kalkma zamanıdır.

Zira son 10 yıllık sürece baktığımızda kendi uydusunu uzaya gönderen, kendi tank, tüfek, uçak, füze, savunma sistemlerini geliştiren, küresel krizlere ve coğrafyasında yaşanan savaş ortamına rağmen ekonomisi büyümeye devam eden, milyarlarca lira maliyete rağmen milyonlarca mülteciyi bağrına basarak ensar olan Türkiye, çoktan ayağa kalmıştır.

Batı’nın özgürleştirme vaadiyle kan ve gözyaşından başka bir şey götüremediği topraklarda İslam coğrafyasının tek umudu olan Türkiye’nin şaha kalkmasının önünde ise potansiyel olarak hiçbir engel bulunmuyor. Bugün bu potansiyeli gören AB ve Batı ülkeleri ellerindeki bütün kozları kullanıp Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için el birliği yaparak modern çağın haçlı seferlerine dönüşen saldırılarıyla adeta İslam’ı boğmaya çalışıyor. Önümüzdeki fotoğrafa bu zaviyeden baktığımızda ortada küfür ile Hak olanın ölüm kalım savaşından başka bir yok. Herkesin bu noktada bakıp kalbinin ve aklının pusulasını şaşırmadan tarih şuuru içinde yeniden dirilişe katkı sunarken AB’nin söylediği yalanları artık bir kenara bırakması gerekiyor. Çünkü yalanlar ve aslını bir türlü karşınızda göremediğiniz ilkeler üzerine, dahası ikiyüzlü ve çifte standartlı politikaların merkezi haline gelmiş uluslararası bir parlamentoda bulunmakla medeniyet inşa edilemez.


“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder
Facebook'da Beğen