Gerçeğin el feneri çelişkidir…


Bugün bir çizgi çekelim (bazen buna ihtiyaç duyarız) ve meselelere başka bir açıdan bakmayı deneyelim.

İrade denilen şeyin ne kadar ‘iradî’ olduğuna dair bir bilgimizin olup olmadığını düşünelim. Hatta bunu sorgulayalım da…

Benim iradem, senin iraden, başkalarının iradesi…

Çıkan sonucun ne kadarı ‘ben’ dediğimiz ‘şey’e ait?

Herhangi bir önermeyi kabul ettiğimizde o önermenin haklılığını gösteren her şeyi yakalıyor hissine kapılabiliriz. O zaman bu önermenin haklılığına bir kere daha inanmaya başlarız. Bu kabulden yola çıkarak o önermeyi yalanlayan, onunla tenakuza düşen/çelişen hiçbir şeyi göremeyiz. Görmemiz gerekiyor oysa…

Bilinenin ve ezberletilenin aksine görmenin bir zararı yok: Gördüğümüz bir şey karşısında kendi sabitlerimiz hakkındaki fikrimiz değişmez, değişmeyebilir. Ama görerek yol almak insana başka pencereler aralayabilir.

İnsan ezberle veya verili olanla hareket eder. Bir anlamda tembeldir. Yeni bir şeye karşı sürekli defans halindedir, çekinceleri vardır.

Halbuki, çelişkiler üzerinde durmak hatta derinleşmek gerekir. Çelişkiler bizi gerçeğe götürür. Çünkü bir çelişkiyi yakaladığımızda “Bir dakika, burada bir çelişki var” diyeceğiz ve onu çözmeden ve anlamadan yolumuza devam edemeyeceğiz.

Gazetecilik de böyle bir meslektir. Çelişkiyi göremeyen ve onun çözümü için kafa yormayan birinden gazeteci olmaz. Çelişkiyi göremeyen kimse soru soramaz.

Örneğin, her gün aynı kapıdan giren birinin, bir gün kapıyı değiştirmesi bir çelişkidir. Bunun neden böyle olduğunu sorgulayacağız. Bu normal bir şey değildir ve mutlaka bir açıklamasının olması gerekir. Doğru ya da yanlış bir ‘neden’i olmalıdır.

1 Mart (2003) Tezkere sürecini hatırlayalım:

25 Şubat 2003’te hükümet tarafından TBMM’ye sunulan “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerinin Türkiye’de bulunması için hükümete yetki verilmesine ilişkin Başbakanlık tezkeresi” birkaç oy farkla reddedilmişti. Oysa tezkereye sivil toplum kuruluşları, iş dünyası ve siyasilerden büyük destek vardı.

Tezkere aynı yılın ekim-kasım aylarında tekrar TBMM’ye geldiğinde, ilk tezkereye güçlü destek veren TÜSİAD fikrini değiştirmiş ‘ret’çi cephede yer almıştı.

Bu bir çelişki değil midir?

Peki hangi parametreler değişmişti? Bu zaman aralığında ne olmuştu? İlk tezkereyi neden kabul etmiştiniz? Denklem nasıl değişmişti?

Bütün bu soruların cevabını bulmadan meseleyi kavrayamayız.

Çelişkiler üzerinde durmayan akademisyenler, gazete köşelerine tünemiş kalemşorlar durmadan yazıyorlar, konuşuyorlar, fikir üretiyorlar. Ama bilgiyi yakalamak için çelişkinin kodlarını çözmek gerekiyor.

Parametreler değişkendir. Bu normal bir şeydir ama mutlaka bir izahı vardır. Biz bunlara ‘olağan’ diye bakıyoruz. Olağan kabul ettiğimiz için de üzerinde durmadan es geçiyoruz. Böyle olunca da bir trend yakalama ya da ona eşlik etme kabiliyeti yakalayamıyoruz. Birçok şeyi de ıskalıyoruz.

Yani şunu göremiyoruz:

Türkiye’de 1 Mart Tezkeresi’ne ret oyu çıktığında…

İran 2500 yıllık idealine kavuştu; Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da, Yemen’de büyük varlık göstermeye başladı.

Türkiye, Suriye ve Irak’taki terör yuvalarını dağıtmak için büyük bir gücü elinden kaçırmış oldu.

Bölgede işaret fişeği atılan Sunnî-Şiî çatışması büyük bir savaşa dönüştürüldü.

Milyonlarca insan hayatını kaybetti…

Dahası DAEŞ diye bir katil sürüsü icat edildi.

Kennedy’nin “ABD, yerinde saymak için bile çok hızlı ilerlemelidir” sözü doğrulandı.

Eğer çelişkiler üzerinden yürümeyi başarabilirsek…

Hiç değilse bundan sonra…

Değişiklikleri izlemek konusunda büyük bir gelişme sağlayabiliriz.

Çünkü değişiklikleri izlemenin yolu, çelişkileri izlemekten geçer…

…………………………………………

BİR ZAMANLAR AVRUPA

Ekmeksiz Bükreş; kömürsüz, ışıksız, erkeksiz Berlin…

Haritasız Avrupa…

Hürriyetsiz Lehistan, asayişsiz Yunanistan, kararsız Bulgaristan…

Talihsiz Avrupa…

Amansız savaş, manasız barış, neticesiz konferans…

Ümitsiz Avrupa…

Yüreksiz İtalya, cür’etsiz İngiltere, cesaretsiz Amerika, yüzsüz Rusya…

Müvazenesiz Avrupa…

Ömürsüz kabineler, cevapsız sözler, ifadesiz yüzler…

Dilsiz Avrupa…

Dalsız ağaçlar, yuvasız kuşlar, kuşsuz yuvalar…

Kansız Avrupa, cansız Avrupa…

Ekmeksiz Bükreş, katıksız Paris; kömürsüz, ışıksız erkeksiz Berlin…

Öksüz Avrupa, ıssız Avrupa…

Arif Nihat Asya (Enikli Kapı, 1964)

……………………………………………………

TRUVA’YI VE HAŞHAŞİLER’İ UNUTMA!

Truva Atı, Çanakkale’deki Truva’yı kuşatan Yunanlılar’ın şehri bir türlü alamamaları üzerine, geri çekiliyormuş gibi yapıp içine asker yerleştirdikleri ve arkalarında bıraktıkları tahta attır. Truvalıların zafer sarhoşluğuyla şehre aldıkları tahta atın içinde gizlenmiş askerler gece vakti bütün şehir uyurken Truva’yı ele geçirmiştir.

Hasan Sabbah, 11. yüzyılda afyonla uyuşturduğu fedaileriyle Ortadoğu ve İran’da büyük bir terör estirdi. Haşhaşiler adı verilen Hasan Sabbah’ın adamları uyuşturucu ve sahte cennet vaatleriyle kandırılarak cinayet işleyip liderlerinin her dediğini gözleri kapalı yerine getirdiler. Seyyah ve tarihçilerin eserleriyle Avrupa’ya yayılan Haşhaşi kelimesi, 13. yüzyıldan itibaren Batı dillerinde suikastçı (assasin) anlamında kullanıldı.



“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder

Facebook'da Beğen