İlm-i siyaset


“Siyaset”… Uzun bir yolculuktan menzile inmiş bir kervan, bir yorgun savaşçı. “Toplumun işlerini üzerine alma, yürütme, yönetme işi, insan topluluklarını yönetme sanatı” şeklinde tanımlanır. Dini literatüre göre de “kamu otoritesinin dinin genel ilkelerine ters düşmeyecek düzenlemeler ve uygulamalar yapması.”

Dar anlamda İslam siyasetinde, “fıkıh ve diğer disiplinlerde işlenmeyen protokol ve strateji konularına yer verildiği gibi hitap ettiği idareciye kendi iktidarı çerçevesinde nasıl davranması ve uzun vadede ne gibi tedbirler alması gerektiğine dair öğütlerde bulunulur”.

Emeviler’de merkezî bürokrasinin oluşmasıyla başlayan ve modern zamanlara kadar devam eden  “faziletler şehri(ne)” vurgu yapan koca bir literatür kütüphanelerde iftiharla durmaktadır.

Bu deneyimler ya da İslam medeniyet dairesinin çekirdeğini oluşturan bu birikim,  yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkiyi, ele aldığı bağlamlar açısından tebarüz ettirir.

İslam ilm-i siyaseti adlı bu birikim, başta adalet olmak üzere, ehliyet, emanet, biat ve istişare gibi bir dizi temel kavram üzerine inşa edilir.

Bu felsefenin özünü de “insanın nihaî gayesi ve bu gayeye nasıl ulaşabileceği” oluşturur. Dünyanın bir imtihan yeri olduğu bilinciyle ütopik devlet teorilerinde görülen dünya cenneti vaadi, İslam siyaset bilgisinin konusu değildir.

Fârâbî’ye ve sonraki bütün Müslüman filozoflara göre insanın son amacı “mutluluğa ulaşmak”tır. Fakat insan ihtiyaçlarını karşılamak için diğer insanlarla birlikte yaşayacağı bir şehir ve yönetime (medine) ihtiyaç duyar. Bu bakımdan siyaset bilgisinde adaletin bir ahlaki erdem olarak görülmesi, ideal ülkenin mutluluk ve sevgi olmaksızın cehenneme dönüşeceği içindir.

Türkçenin ilm-i siyaset literatürünün başında sayılan Kutadgu Bilig, “mutluluk bilgisi” anlamındadır. Üstad Has Hacib bu eseri, ilm-i siyasetten anladığını aktarmak üzere gücün, devletin ve aklın karşısına marifeti “ideal” olarak öne çıkarmak üzere kaleme almıştır. Yani sevgi ve gönül ülkesinin erdemini...

İslam toplumlarının şehirli devletlere dönüştüğü yıllarda yaşadığı beka tehlikeleri ile zaman zaman sertleştiği de vaki. Devletin ve siyasetin güvenliği sağlamakla mükellef olduğu mağara evresi ne yazık ki geride kalmadı. Evet, coğrafya kaderdir ve yedi düvele karşı mücadele verilmektedir; her zaman olduğu gibi. Her devirde bir yedi düvel vardı ve her dönemde vatan kıldığımız coğrafyaların bedelini ödedik. Bu bir kaderdir. Ama şu da inkâr edilemez bir gerçektir ki şarkın hikayesine tutunan ve bir idealden bahseden bir medeniyetin evlatlarının bir Rus ruleti haline dönmüş siyaset kurumunun mutluluk getiremeyeceğini görmesi gerekir.

İbn Haldûn’un siyasal değişimi kendi dinamikleri içinde bir sosyal gerçeklik olarak açıkladığı “asabiyetin zayıflaması durumunda devletlerin zayıflayıp tarih sahnesinden çekildiği” tezi modern ilm-i siyaset için belirleyici olmamalıdır. Devletlerin ve siyaset dilinin bu kadar sertleşmiş olması topluma saadet getirmeyecektir. Bu yaklaşım daha o günlerde reel politiğin etkinliğini haber vermektedir. 

Bugün insanlığın mağara döneminden daha fazla ihtiyaç duyduğu şey yalnızlıktan kurtulma isteğidir. İnsanın tabiatı itibariyle medenî olduğu tezini savunan münevverlerden biri olan Nasîrüddîn-i Tûsî de, toplum ve siyasetin en önemli kurucu ve yaşatıcı ögesinin sevgi olduğunu kabul eder. Ona göre de sevgi insanlar arası anlaşmayı mümkün kılan asgari bağdır.

Akşemseddin’in eteğine sıçrayan çamur hikâyelerinden daha hayati olmak üzere bugün daha çok gönül hikayelerimiz olmalıydı.



“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder

Facebook'da Beğen