Telaşa mahal var çünkü talaş yok


“Osmanlı Padişahlarından İkinci Mahmud, “ telaş” kelimesini “talaş” şeklinde telaffuz edermiş. Lisana karşı bu kasda – hükümdardan da olsa – tahammül edemeyen rical ve erkan bunun düzeltilmesi için Muhasip Said Efendi’ye başvururlar. O da efendisini kızdırmadan meseleyi halletmeyi üzerine alır. Padişahın keyifli bir zamanında huzuruna girer, endişeli ve yorgun bir çehre takınır.

Hükümdar sorar:
-Ne var ne yok Said?!
-Ah Efendimiz! Başımıza geleni sormayın! Kulunuzun babadan kalma bir fakirhanesi var. Başımızı soktuk. Sayenizde geçinip gidiyoruz. Geçenlerde baktım: Döşeme tahtaları çürümüş, merdiven basamakları değişmek istiyor.

Bir gün dülger getirdik. Ortalık yonga, tahta parçası, talaş yığınlarıyla dolu. O gün aksi olacak, haremim cariyeniz de çamaşır yıkamaya kalktı. Nasıl oldu bilmem, mutfaktan bir kıvılcım sıçramış, talaşlar parlayıvermiş. Bunu görünce kadının aklı başından gitmiş. Bir feryad koptu. Ne göreyim, bir yandan talaş, bir yandan kadın telaş içinde… Söndürmeye çalıştık. Fakat kadının telaşı, talaşı söndürmeye vakit bırakmıyor ki… Talaş yanar, kadın telaş eder. “ Telaş etme talaştır, yanar, söner!” dedikçe “ Talaşa telaş edilmez mi?” diye bağırıyor. Velhasıl talaş bir taraftan, telaş bir taraftan.. Telaş bir yandan, talaş öbür yandan, talaş, telaş… Talaş, telaş!...
İkinci Mahmud gülmüş ve sesini biraz yükseltmiş:

-Anladık Said, anladık! Yine de talaşa mahal yok!

Hikaye nüktedan. Ama burada işi ne? Nasıl bir mesaj veriyor bize? Bugüne ne söylüyor?

Bakalım ne söylüyor?

İkinci Mahmud talaşa(telaşa) mahal yok diyor ama var. Maalesef ki var. Hem de başımızda büyük bir yangına sebep telaş var. Önce bu hikayenin nerden çıktığına gelelim. Ardından büyük yangına geliriz.

Geçtiğimiz hafta yoğun bir yağışla karşı karşıya kaldık. Derler ya hani “gök boşaldı” diye, aynen öyle. Sel aldı götürdü her şeyi. Felaketler tarihine yeni bir felaket ekledi İstanbul. Bu felaketten etkilenenlerden biri kudemadan olmaya namzet bir dostum. Söylediğine göre iş yerinin bazı yerlerini su basmış. O da suyu emsin diye talaş bulmalarını istemiş çalışanlarından. Neden? Çünkü öyle görmüş babasından. Fikir veraset yoluyla intikal etmiş. Ya icraat?
Talaş almaya giden çalışanlar telaşla dönmüşler ve elleri boş. İstanbul’da talaş bulamamışlar. Hangi marangoza gitseler talaşsız bir telaşla karşı karşıya kalmışlar. Dostum merak etmiş bu durumu ve araştırmış. Sonuç: İstanbul’da talaş yok, çünkü ahşap yok. Bütün marangozlar “mdf” ve “suntalam”la çalışıyorlar. Onlar da talaş çıkarmıyor. Talaş için ahşap lazım. Şu, dokusu, kokusu ve rengi olan şey: AHŞAP!

İstanbul’da talaş yok azizim çünkü ahşap yok!

Evet! Nereden nereye geldik. Evlerin ahşaptan yapıldığı, bunun da dini-felsefi olarak insanın geçiciliği temsil etmesine dayandırıldığı günlerden, ahşabın yok edildiği, dolayısıyla dini-felsefi arka planın da mahvedildiği günlere. Bu utanç, bir medeniyetin yok olması için yeter.

Neden önemli bu mesele? Bir talaşın bulunamaması nasıl olur da bir medeniyetin mahvına sebep olur?

Efendim! İstanbul’da evler bir zamanlar ahşaptan, camilerse taştan yapılırmış. Böyle yapılmasının sebebi evlerin insanı temsil ettiği için geçici ve yanıcı bir madde olan ahşap malzemeyle, Camiler ise Allah’ın evi olarak mutlak ve yok olmayan bir varlığı temsilen kalıcı malzeme taştan yapılması kabul edilirmiş. Kelamı mananın önüne geçirenler bunun doğru olup olmadığını tartışa dursun, biz mananın izinden yürümeye devam edelim.

Medeniyet tasavvurumuzda evlerin ahşap malzemeyle yapılma zorunluluğu yoktur. İstenilen malzemeyle yapılması gibi bir genişlik de yoktur. Denge vardır! Varlığın diğer birimleriyle insicam halinde bir denge. Ferdiyete saygı olduğu gibi ferdiyeti aşan şeylere de saygı vardır. Özetle adalet vardır. Hiçbir şeye zulmetmeden seçim yapabilme iradesi vardır.
İnşaat için malzeme seçiminde yöreye özgülük vardır varlık telakkimizde. Nerede yaşıyorsanız oraya ait malzemeler kullanırsınız. Oranın iklim koşulları, malzeme temininin kolaylığı, sıhhat açısından yaşamaya elverişli ve insanın fıtratıyla uyumlu olması gibi özellikleri göz önünde bulundurursunuz. Bu bağlamda bazı yerlerde ahşap, bazı yerlerde taş, bazı yerlerde kerpiç ve başka başka malzemeler kullanılmıştır. Allah’ın yaratışını dikkate almaktır bu. Çünkü O, yaratışı en güzel olandır. Bu güzellik aynı zamanda varlığın bütün yüzleri arasındaki uyum demektir. Yani O, yaşayacağınız yerde inşaat için gerekli malzemeyi de yaratmıştır. Siz onun yaratışındaki dengeyi bozmazsanız onun yaratışında ve yaşatışında hiçbir noksanlık bulamazsınız. -Ama bozarsak o zaman noksanlar ortaya çıkar ve insanlar “ama İstanbul gibi bir yerde ahşap bir yerleşim nasıl mümkün olur” diye itiraz ederler. Buna da inanırlar. Halbuki bu, insanın Allah’ın yaratma ve yaşatma prensibine müdahale etmesinin doğurduğu bir hastalık durumudur. Kozmozun bozulup kaosun hakim kılınma durumudur. – Bu noksansızlığın bir eseri olarak İstanbul’da ahşap malzemeyi tercih etmiştir evlad-ı Fatihan. Bunda, ahşabın doğal, insani, fıtrata ve İstanbul’un iklimine uygun olması, ayrıca İstanbul’un birinci dereceden deprem kuşağı olması gibi faktörler etkili olmuştur. Amaç bir şeyi yapmak değil, en güzel şekilde yapmaktır.

Bahusus, en doğru malzemenin seçimi yaşanmışlıklardan yola çıkarak yapılmış ve ahşap tercih edilmiştir. Bu öyle bir tercihtir ki, insanın var oluş basamaklarında ihtiyaç duyduğu bütün isteklere cevap vermiştir. Bunların en üstünde yer alan güzellik(estetik) ihtiyacıdır ki, ahşabın büyüsü İstanbul’da eşine az rastlanır güzellikte imzalar bırakmıştır. Bütün dünyanın gıpta ile seyredip güzelliği karşısında eğildiği sonuçlar doğurmuştur. -Bugün o güzelliğin hiçbir nev’ine rastlayamıyoruz- Ahşap o kadar yapmaya ve yaşamaya uyumludur ki, yangınlarıyla meşhur İstanbul’da her yangın binlerce evin yanmasına sebep olmuştur ama insanlar yine de vaz geçmemiştir ahşaptan. (Ta ki, vatan haini olarak da kabul edilen Islahat-ı Turuk komisyonunun başında yer alan ve Paris’in bulvarlarına özenerek Hocapaşa Yangını sonrası başta Divanyolu Caddesi olmak üzere Sur İçi’ni taşlaştırmaya çalışan Keçecizade Fuat Paşa’ya kadar) Evlerini ahşaptan yapmaya devam etmişlerdir. Kokusu, dokusu ve rengarenk halleriyle, İstanbul’un florasına da uygun evler şenlendirmiştir İstanbul’u yüzyıllarca.
Ahşabın bu denli yoğun kullanılması Dülger ismini verdiğimiz mekanları doğurmuş ve bugün Tahta Kale adıyla bildiğimiz bölge dülgerlerin yoğun olarak bulunduğu bölge olmuş İstanbul’da.( Hatta Fatih’de Dülgerzâde isimli bir cami vardır, yanından geçenlerin isminden habersiz olduğu) Sıra sıra dizilen dükkanlara gelenler, ihtiyaçları olan malzemeleri yüksek standartlara göre kolaylıkla temin eder ve inşaata başlarlarmış. Bugün adı hâlâ Tahta Kale olsa da, ne dülger kaldı orada ne de İstanbul’un başka bir yerinde. Ölçü ölçü ürünlerin sıralandığı ve temin edildiği dülgerleri bırakın, İstanbul’da marangoz bulmak bile mümkün değil. Marangoz bulsanız ahşap bulamıyorsunuz. Ahşap olmadığı için de talaş. Doğal olarak alıyor beni bir telaş.

Sözün özüne gelirsek. İstanbul’da talaş yok. Çünkü ahşap yok. Ahşap olmadığı için de yüzlerce yıllık İslam tecrübesi ve binlerce yıllık insanlık tecrübesinin doğurduğu kazanımdan yoksun bir İstanbul var.

Ahşap, Samiha Ayverdi Hanımefendi’nin kavramı “İstanbul Medeniyeti”nin alamet-i farikasıdır. Ahşap bu medeniyetin var olma ve var kılma biçimidir. Ahşap insanın bütün iç ve dış münasebetlerini bu topraklarda birleyen bir duruş ve okuyuş biçimidir. Onu kaybettiğinizde kendinizi, kendinizi kaybettiğinizde medeniyetinizi kaybetmişsiniz demektir.
“Yok Efendim İstanbul hala yerinde duruyor” diyerek olanı günün şartlarıyla açıklayanlarla ahitleşelim derim. Ahdimiz de şu olsun:

Peygamber müjdesine nail olmak için “Ya ben İstanbul’u alırım ya da İstanbul beni” diyen ve sülbünden gelenlerle bilinen dünyanın üçte ikisini yönetirken, İstanbul’un nüfusunu belli bir sayıda tutmaya çalışan Fatih’i davet edelim İstanbul’a ve Ayasofya’daki “ Güzel Kapı” adıyla bilinen 2200 yıllık bronz kapının üzerindeki aynaya yansıyan mozaikte gördüğümüz, Constantiniyye’yi Hz. İsa’ya sunan Constantin gibi yapalım ve İstanbul’u Fatih’e sunalım.
Kabul eder mi dersiniz? Bilmem ne dersiniz? Ahitleşmeye cesareti olan varsa bekliyorum..

Baki selamlar!



“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder

Facebook'da Beğen