Aşırılıklar ülkesi: Lübnan (2)


Geldim

Geldim, gitmelere bekle diyerek.

Attım valize birkaç kırgınlık,

Bir iki vefasızlık.

Bir kaç acı söz,

Benim hatırladıklarım.

Bir kaç iyi söz,

Senin unuttukların.

Geride kalan ne varsa;

Boğazın sularına serdim.

Geldim, korkma aç kapıyı,

Sende kalmaya değil;

Beni almaya geldim.

Halil Cibran

Beyrut’un merkezinde çok sayıda tarihî eser bu bölgede bulunuyor. Hariri Camii’nin önünde bulunan Özgürlük Anıtı dikkatimizi çekiyor. Demirden yapılmış heykel bakımsızlıktan yıkılacakmış gibi duruyor. Özgürlüğü gitmiş, sadece anıtı kalmış. Hariri Camii’ni ve Refik Hariri’nin türbesini ziyaret ediyoruz. Hariri Camii Beyrut’un merkezinde şehrin yeni sembolü. Camiin arkasında tarihî bir kilise var. Beyrut’un özelliği camilerle kiliselerin yan yana oluşu. Kilisenin yanında bulunan sokaktan içeri giriyoruz. Sokağın girişi barikatla kapatılmış ve önünde askerler bekliyor. Güvenlikten geçtikten sonra geniş alanlı iki tarafı tarihî binalarla kaplı alt katlarında kahve, lokanta ve turistik eşyaların satıldığı dükkânların olduğu sokakta ilerliyoruz. Sokağın bitiminde bulunan meydanda Fransızlar tarafından yapılan bir saat kulesi var. Kulenin karşısında parlamento binası bulunuyor. Sokağın bitiminde meydanı gören bir lokanta da yemek yiyoruz. Dükkânlar boş. Çok az sayıda turist meydanda dolaşıyor. Meydanın her yerinde silâhlı askerler var. Yemeğimizi bitirmek üzere iken meydandan yüksek bir düdük (vuvuzela) sesi duyuyoruz. Birkaç gencin ellerinde kırmızı renkli düdükleri çalarak askerlerin üzerine yürüdüğünü görüyor, çok şaşıyoruz. Askerler tepki vermiyor. Daha sonra sivil polisler geliyor. Düdük çalan çocukları götürüyorlar. Neden protesto yaptıklarını sorduğumda parlamento seçimlerinin bir yıl uzatılmasını istemedikleri için bu eylemi yaptıklarını öğreniyoruz.

Yemeğimiz bittikten sonra bu defa sokağın alt tarafında bulunan bariyerleri aşarak Mecidiye Camii’nde akşam namazını kılıyoruz. Namazda birkaç kişi var. İri yarı siyah bir entari giymiş imam namazı kıldırıyor. Caminin ortasında bir koltuk var. Bu koltuğu vaaz kürsüsü olarak kullanıyorlar sanıyorum. Mescidin karşısında belediye binası bulunuyor. Bu bina da Osmanlı döneminden kalma. Belediye binasının karşısında iki minareli Ömer Camii. Bu binaların biraz ötesinde eski Osmanlı kışlası başbakanlık binası olarak kullanılıyor. Başbakanlık tarihî yüksek duvarlarla çevrili bir tepenin üzerinde. Bahçesinde yine Osmanlılardan kalma güzel bir saat kulesi zamana meydan okumaya devam ediyor. Başbakanlık binasının duvarlarını hemen bitiminde tarihî kalıntılar görülmeye değer. Başbakanlık binasın önünde Birleşmiş Milletler binası, etrafı tel örgülerle çevrilmiş; kapısında çok sayıda asker bulunuyor. Güvenliğin aşırısı burada. Şehir merkezindeki tarihî eserler güzel aydınlatılmış, geceleri daha şık duruyorlar.

Çekim yapmak için Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne gidiyoruz. Üniversite şehrin alt tarafında denize nazır tarihî binalara sahip bir kampüs içerisinde. Bu üniversite 1866 yılında Amerikalı misyonerler tarafından kurulmuş, şu anda 7 bin öğrencisi var. Büyük ağaçlarla kaplı bahçelerin içinde fakülte binaları sakin bir hava oluşturuyor. Bir başka misyoner üniversitesi Notre Dame Üniversitesi Beyrut’un tepelerinde bir vadinin üstünde kurulmuş. Çok katlı olmayan, iç içe geçmiş binalardan oluşuyor. Burada Latin Amerika Araştırmaları Merkezi’ne gidiyoruz. Merkezin Latin Amerika’ya göç edenlerle ilgili küçük müzesinde o döneme ait fotoğraflar ve eşyalar sergileniyor. Bir başka Latin Amerika Araştırma Merkezi de Saint Sprit Üniversitesi’nde.

Beyrut'ta en dikkat çekici özelliği bankaları. Caddeler, sokaklar banka şubeleriyle dolu. Adını sanını duymadığım bankalar kime hizmet veriyor diye soruyorum. Buranın da İsviçre gibi olduğunu, birçok zenginin paralarını burada muhafaza ettiğini söylüyorlar. Genel olarak Beyrut Batılı bir şehir görünümünde; kılık kıyafet açışından İstanbul'dan farkı yok. Açık hava reklamcılığı da gelişmiş; bütün cadde ve sokaklar reklam panolarıyla dolu.

Beyrut'un sembolü Güvercin Kayalıkları. Bu kayalar kıyıya yakın denizin ortasında iki büyük kaya. Güvercin Kayalarının bulunduğu bölgede çok sayıda otel ve sahilde kahve ve lokantalar hizmet vermekte.

Beyrut'u havadan görmenin yolu teleferikten geçiyor. Şehrin Hıristiyan bölgesinde bulunan teleferiğe binerek Beyrut'u kuşbakışı görebilirsiniz. Teleferiğin başlangıç yerinde büyük bir “Meryem Ana” heykeli ve yanında bir kilise şehre hakim bir noktada. Şehir batıya bakıyor; öğleden sonra güneş şehre dalgalı bir şekilde vuruyor. Cebeli Lübnan Dağları hep dumanlı. Şehrin havaalanı tarafında Şiiler, merkezinde Sünniler, kuzeyinde Hıristiyanlar oturuyor.

Beyrut'un kuzeyinde şehir merkezine yaklaşık 30 km mesafede tarihî kent Biblos görülmeye değer. Yolumuzu oraya düşürüyoruz. Şehrin girişinde yeni yapılmış göçmen heykeli dikkatimizi çekiyor. Önceki gelişimde görmemiştim, sanıyorum yeni yaptılar. Biblos Limanı da göçmenleri taşıyan yerlerin başında geliyor.

Arabamıza park yeri ararken yaşlı bir amca düdük çalarak yanımıza geldi ve bize yer gösterdi. Onun peşinden bir polis memuru nereli olduğumuzu sordu. Türk olduğumuzu söyleyince başladı bağırıp çağırmaya. Arapça anladığım kadarıyla Ermenileri kestiğimiz, şimdi de Lübnan’ı karıştırdığımız gibi laflar. Böyle durumlarda dil bilmemenin büyük avantaj olduğunu biliyorum. Ancak yarım Arapçamla adama cevap vermeye çalıştım, söylediklerinin yanlış olduğunu söyledim. Sonra kendisinin Şii, park kahyasının da Ermeni olduğunu ifade etti. Benim de kızdığımı görünce geldi, elimi samimi bir şekilde sıktı. Tarihi milâttan önce 7000’li yıllara dayanan bu antik kent Fenike limanıymış. İngilizce Bible’ın da bu kelimeden türediği söyleniyor. Burada tarih bütün katmanlarıyla bir arada: Tunç Çağı, Roma, Fenike, Mısır, Yunan, Osmanlı... Kiliselerle camiler iç içe. Sultan Abdulmecid Camii’ne de mutlaka uğramak gerek. Sanki böyle yerlerde dua bekleyenlerin daha çok olacağı, duaların daha fazla kabul göreceği gibi bir hissiyata sahibim.

Beyrut’un 18 km kuzeyinde bulunan Jeita Mağarası olağanüstü güzellikte. Sarkıt, dikitleri ve büyüklüğüyle büyüleyici bir mekân. Kelimelerle anlatılacak gibi değil. Görünce “Allah’ım neler yaratıyorsun!” diye siz de bana hak vereceksiniz. Mağara iki bölümden oluşuyor. Ana kısmı yaya gezebiliyorsunuz; ancak ikinci bölümü teknelerle gezmeniz gerekiyor.

Lübnan’dan göç edenler dünyanın farklı yerlerinde başarılara da imza attılar. Başarılı sanatçılar, işadamları, yazarlar yetiştirdiler. İlk anda aklıma gelenler Halil Cibran, Emin er Reyhani, Selma Hayek, Şakira, Carlos Selim, Carlos Menem... Bu saydığımız kişilerin özelliği, dedelerinin Cebeli Lübnan’daki (Lübnan Dağları) köylerden göç etmiş olması. Cebeli Lübnan’daki köyleri görmek istiyoruz. Ancak rehberimiz bu bölgelerin güvenli olmayacağını söylüyor. Uzun tereddütlü tartışmalardan sonra Halil Cibran’ın köyü Bişari'ye gitmeye karar veriyoruz. Köy Lübnan Dağlarında Trablus’a yakın bir bölgede. Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Yolumuz molalarla beraber yaklaşık iki saat sürüyor. Yol boyunca irili ufaklı kasaba ve köylerde geçiyoruz; ancak her yer modern binalarla dolu. Geleneksel tarzda yapılmış evler köyler göremiyoruz. Halil Cibran’ın köyüne yaklaşınca derin vadiler başladı. Yanlış gitmemek için birkaç defa sorma ihtiyacı duyduk. Sorduğumuz herkes Halil Cibran’ı ve köyünü bildi. Anadolu’da birçok insan yaşadığı coğrafyayı tanımaz. Önemli mekânları sorduğunuzda net cevaplar alamazsınız.

Derin vadilerden yukarı doğru tırmanarak yolumuza devam ediyoruz. Bitki örtüsü de yavaş yavaş değişiyor. Ağaçlar seyrekleşiyor. Lübnan’ın sembolü çam ağaçları da nihayete eriyor. Boz dağlar kendisini gösteriyor. Tepelerde kar var. Bişari uzaktan gözüküyor. En yüksek köylerden birisi. Derin vadilerin birisinde yüksek bir tepenin yamacında kurulmuş, çan kuleleriyle dikkat çeken bir köy. Halil Cibran’ın mezarı ve müzesi köyün girişinde kayaların içine oyulmuş bir mağaranın içinde. Yol sapağına Halil Cibran’ın heykelini dikmişler. Kırmaların dibinden yürüdüğümüz yol bizi müzenin kapısına götürüyor. Yol çiçeklerle süslü. Kapıya geliyoruz ortalıkta kimse yok ve müze kapalı. İlerde birkaç kulübe var. Bir iki adam temizlik yapıyor. Müzenin saat 10.00’da açılacağını söylüyorlar. Müzenin açılmasını beklerken sağda kalan köyün fotoğraflarını çekiyoruz. Nihayet saat 10.00 olunca görevliler geliyorlar. Lübnan göçmenleriyle ilgili belgesel yaptığımızı ve göçmen edebiyatının en önemli ismi Halil Cibran’ın doğduğu yeri, mezarını ve müzesini çekmek istediğimizi söylüyoruz. Görevli iznimizin olup olmadığını soruyor. Biz de daha önce aradığımızı ancak ulaşamadığımızı ifade ediyoruz. Sormam lazım diyerek bir yerleri arıyor. Çekebileceğimizi söylüyor.

Müze küçük mağara odalarından oluşmuş. Odalardan birbirine geçiliyor. Odalarda Halil Cibran’ın eserleri özel eşyaları sergileniyor. Odaların çoğunda nü resimler var. Odaların bitiminde merdivenlerle diğerlerinden biraz büyük ve geniş bir mağara odasına iniyoruz. Mağaranın duvarına oyulmuş önüne garip bir ağaçtan heykelin konduğu yerde Halil Cibran’nın mezarı bulunuyor. Mezarın üstünde duvarda bir “Meryem Ana” heykeli var. Yan tarafta Cibran’ın özgeçmişi ve ölüme dair bir kıt’ası var.

Müzeden çıktıktan sonra Halil Cibran’ın doğduğu evi görmek üzere köye yöneliyoruz. Köyün girişinde küçük bir şelâle bizi karşılıyor. Şelâlenin önünde iki katlı bir kahve lokantanın balkonu tam şelâlenin altında. Fotoğrafları çektikten sonra kahve içmek için oturuyoruz.

Halil Cibran’ın çocukluğunun geçtiği bu güzel yerler ileride yazdıklarında kendisine ilham kaynağı olmuş. New York’u, Kanada’yı, Paris’i dolaşmasına rağmen hep buraya dönmek istemiş. Kahvelerimiz bitince köye geçiyoruz. Köyün merkezinde küçük bir parkın üstünde küçük yıkılmış taş bina Halil Cibran'ın doğduğu ev. Arkasında heykellerin olduğu bir bahçe mevcut.

Köyden ayrılıyoruz. Bu defa yolumuz vadilerden aşağı doğru. Yol boyunca uzaklıkla beraber rakımı da veren tabelalar var. Yükseklik rakamları çok sık aşağı yukarı değişiyor. Bin 500 metre yüksekliğini gördükten kısa bir süre sonra bin 200 metre rakamını, bir müddet sonra bin 300 metre rakamını görebilirsiniz. Bu durum biraz kafamızı karıştırıyor. Bu aynı zamanda vadilerin ne kadar inişli çıkışlı olduğunu gösteriyor. Yol boyunca lüks arabalar konvoy halinde geçiyor. Aklıma Almanya’ya göç eden işçilerimizin yazın memleketlerine lüks arabalarla dönüşü geliyor.

Halil Cibran 1883 yılında Trablus yakınlarında Bişari köyünde doğdu. 1931 yılında New York’ta öldü. Lübnanlı şair, yazar, ressam. 12 yaşında ailesiyle birlikte ABD göç etti. Boston’da, Paris’te okudu. New York’ta yaşadı. Çok sayıda kitap yazdı. Kitapları birçok dile çevrildi.

Lübnan sadece Beyrut’tan ibaret değil. Beyrut’un güneyinde 200 bin nüfuslu Sayda var. Kuzeyde ise 500 bin nüfuslu Trablus. Bu iki şehre günü birlik turlar yaptık. Özelikle Trablus’ta gördüğüm kötü manzara beni çok üzdü.

Lübnan’ı aşırılıklar ülkesi diye tanımlasak sanıyorum hata etmiş olmayız. Lübnan’da her düşüncenin, yaşayışın aşırı uçlarını görürsünüz. Sakın şaşırmayın.



Facebook'da Beğen