Aşırılıklar ülkesi: Lübnan


Dünyada en çok göç vermiş ülkelerin başında Lübnan gelir. Dünyanın her yerinde Lübnan göçmenlerine rastlarsınız. Avustralya’dan Güney Afrika’ya, Arjantin’den Meksika’ya, Brezilya’dan Amerika Birleşik Devletleri'ne kadar her yerde Lübnan lokantalarını görür, Lübnanlı tüccarlarla karşılaşırsınız.

Sayıları hakkındaki çeşitli rivayetler var; sadece Amerika kıtasında 8 milyondan başlayıp 17 milyona kadar gidiyor. Oysa bugün Lübnan’da yaklaşık 4,5 milyon insan yaşamaktadır.

Lübnanlılar Arap milletine mensup olmakla beraber çeşitli dinlere mensupturlar: Maruniler, Dürziler, Ortodokslar, Müslümanlar (Sünni, Şii) bir arada yaşamaktadır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferi sırasında fethedilmiş. 400 yıl Suriye Vilâyetine bağlı kaymakamlıkla yönetilmiştir. 18. Yüzyıl'ın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’nın sosyal, siyasal ve ekonomik dengesinin bozulması buralara da yansımış, özellikle ekonomik sebeplerden dolayı dünyanın farklı yörelerine göçler başlamıştır.

Uzun yıllar zenginlik sebebi olan tek ırk-çok dinlilik emperyalistlerin iştahını kabartmış. Bu zenginlik parçala-böl-yönet-yok et sürecine girmiştir. Nihayet Osmanlı’nın yıkılmasıyla Ortadoğu'da sınırlar İngilizler ve Fransızlar tarafından yeniden çizilmiştir. Suriye ikiye bölünmüş, bu topraklardan Lazkiye, Beyrut, Sayda şehirlerini ve Bekaa Vadisi ve Cebeli Lübnan Dağlarını içine alan Lübnan Devleti doğmuştur.

Lübnan 1941 yılına kadar Fransız sömürgesi olarak yaşamıştır. Fansızlar dinî zenginliği istismar ettikleri gibi, herkesin konuştuğu Arapça yerine Fransızcayı ikame ettiler. Belki burada işgalle fethi birbirinden ayırmak gerekir. Osmanlı fetih sonunda kimsenin dinine, diline, geleneğine müdahale etmemiş, herkesin inandığı gibi yaşamasının önünü açmıştır. Ancak emperyalist işgal sonucunda insanların kültürel kodlarıyla oynanmış, değerlerine doğrudan ve dolaylı saldırılar olmuştur. Fransızlar Lübnanlılara Fransızcayı ve Fransız kültürünü, diğer taraftan misyoner okulları vasıtasıyla Amerikalılar da İngilizceyi öğrettiler. Bugün Lübnan’da en çok konuşulan diller Arapçanın yanı sıra İngilizce ve Fransızcadır. Ancak sevindirici bir durum, ana lisan Arapçanın baskın olmasıdır. Bugün hâlâ 18. Yüzyıl'ın ikinci yarısında kurulmuş misyoner okulları kiliselerin yönetiminde varlığını sürdürmektedir: Beyrut Amerikan Üniversitesi, Notre Dame Üniversitesi gibi.

8. Yüzyıl'ın ikinci yarısından itibaren göç eden Suriyelilerin, Lübnanlıların izini sürmek üzere Beyrut’a gitmemiz gerekti. İstanbul’da Taksim olayları yaşanırken Lübnan’da da Suriye sıkıntısı yaşanıyordu. Suriye coğrafyasının tabii uzantısı olan bu topraklar Suriye ve İsrail’e komşu olmanın acısını yıllardır yaşamaktadır. Filistin topraklarında kurdurulan İsrail devletinin acısını Filistinliler kadar Lübnanlılar da yaşadı. Lübnan İsrail saldırıları sonucunda çok sayıda vatandaşını kaybetti. Binlerce ev oturulamaz hale geldi. İsrail saldırılarını önlemek için Suriye, Lübnan’da vaziyet aldı. Askerlerini Lübnan’a yerleştirdi, Hizbullah’ı destekledi. Son İsrail saldırısının Hizbullah tarafından püskürtülmesi Hizbullah’a büyük prestij sağladı. Lübnan’ın efsanevi başbakanı Refik Hariri’nin feci bir bombalama sonucunda öldürülmesiyle Lübnan’da dengeler yeniden sarsıldı. Olaydan Suriye’nin sorumlu tutulması sonucunda Suriye askerleri Lübnan’dan çekildi.

Arap Baharı birçok Arap ülkesinde rejimlerin sonunu getirdi. Ancak Arap baharı Suriye’de yaza dönüşemedi. Suriye’de Esed rejimiyle Özgür Suriye Ordusu arasında çatışmalar sürüyor. Yaklaşık 100 bin kişinin öldüğü ülkeden bir milyondan fazla insan göç etmek zorunda kaldı. Bunlardan bir kısmı da Lübnan’a geldi. Lübnan’ın iç dengeleri de yeniden hareketlenmeye başladı. Hizbullah, Esed rejimini desteklediğini açıkladı. Diğer dinamik güçler buna karşı çıktı. Sayda kentinde bir şeyh Hizbullah tarafından öldürüldü. Trablus’ta çeşitli çatışmalar oldu. Büyük bir kitle İran Büyükelçiliği önünde Esed rejimini desteleyen İran’ı protesto etti. Protesto edenlere saldıran Hizbullah’la çatışma çıktı. Ve daha fazlası...

Lübnan’da bu gergin ortam yaşanırken, tereddütle yola çıktık. Bizde de Taksim Gezi Parkı olayları yaşandığı için durumun aynı olacağını, yani ülkenin veya şehrin herhangi bir bölümünde olayların olacağını, ama bu durumun genele yansımayacağını düşünüyorduk. Basın tarafından sanki her yerde sıkıntı varmış havası yansıtılıyor düşüncesiyle bir rahatlatma hissi içinde havaalanına vardık. Uçuş kartlarımızdaki çıkış kapısının önünde beklemeye başladık. Ancak ortalıkta kimseler yoktu. Arkadaşıma “Herhalde bizden başka Beyrut’a giden yolcu yok. Alemin delisi biziz” diye söylendim. Sonra uçuş panosuna bakınca kapı numarasının değiştiğini fark ettik. Hızlı adımlarla tam zıt tarafta bulunan kapıya gittik ve yanıldığımızı anladık. Çok sayıda yolcu uçuş için bekliyordu. Ancak bu yolcular arasında Türk yoktu. İstanbul Beyrut yolculuğumuz 1 saat 30 dakika sürdü.

Beyrut havanında bizi bekleyen rehberimiz hoşgeldiniz dedikten sonra normal çıkış yerine üst kattan, gidiş bölümünden çıkmamızı önerdi. Hattâ fazla Türkçe konuşmamamızı ifade etti. İlk şoku yaşamış olduk. Durum tahmin ettiğimizden de kötü diye içimden geçirdim. Bu benim Beyrut’a ikinci gelişim. İki yıl önce geldiğimde birçok Türk yolcuyla havaalanına inmiş, Türk olduğumuz için büyük bir sevinçle karşılanmıştık. Çok sayıda ülkeye gittim, hepsinde olumlu bir atmosferle karşılaştım. Bu durum biraz canımı sıktı. Daha önceki gelişimde uluslararası yatırım konferansına katılmış, Türkiye’nin başarılarını anlatmıştım. Türkiye üzerine çok güzel sözler edilmişti bu toplantıda.

Beyrut Havaalanı Şiilerin yaşadığı bölgede. Türkiye’nin Esed rejiminin devrilmesi için mücadele edenleri desteklemesi, Şiilerin ve Hizbullah’ın bulunduğu yerlerde Türkler için sıkıntı oluyormuş. Hattâ bir arkadaş iki Türk mühendisin havaalanında Hizbullah tarafından kaçırıldığını söyledi. Anlayacağınız, Suriye meselesi Lübnan’ı yeniden alt üst etmiş durumda.

Havaalanının yakınında bulunan arkadaşımıza selâm vererek otele geçelim istiyoruz. Yemeği seven Beyrutlu arkadaşımız kardeşinin çalıştırdığı lokantada bizim için güzel bir masa hazırlamış. Arkadaşımız yemek sırasında defalarca İstanbul’a geldiğini söylüyor ve başlıyor iyi yemek yapan lokantaların adını saymaya. Lübnan’ın yemekleri gerçekten lezzetli ve damak tadı bize yabancı değil. Urfa-Antep yöresinin tatlarına benziyor. Sofranın kralı humus. Humussuz yemek düşünmek imkânsız. Ancak benim gibi acele edip karnınızı humusla doyurmayın. Ben eski Araplar gibi ekmek arası humus yemeyi çok seviyorum.

Rehberimiz yemekten sonra şehrin merkezinde Alhamra bölgesinde bulunan otele yerleşmeden önce sokağın başında bulunan Barbar Lokantası'nın Beyrut’un en kaliteli yemeklerini yaptığını söylüyor. Daha sonra Barbar’da yediğimiz ızgaralar çok lezzetli idi. Yeşil sebzelerden oluşan doğal salata da yemeğe lezzet katıyor. Ekmekler bizim yufka tarzında. Tatlıları da test etme imkânı oldu. Ancak bizim tatlıların kopyası gibi. Bizim tatlıların yanına yaklaşmaları mümkün değil. Keçi boynuzundan yapılan ve içine kajo, kuru üzüm gibi kuru yemişlerin katıldığı geleneksel içecek biraz fazla tatlı. Daha önce geldiğimde Beyrut’un tepelerinde geleneksel yemekler yapan bir yerde Lübnan yemekleri yemiş, bizim hindi şerbetine benzeyen bir şurup içmiştik.

Otele yerleştikten sonra rehberimiz bize bir şehir turu yaptırdı. Önce sahile indik. Beyrut sahilleri İzmir sahillerine benziyor. İzmir’de sahile Kordon diyoruz, burada da Korniş deniyor. Yat limanına gireceğimiz bölgede tahrip olmuş bir bina ve önünde iç içe geçmiş yaprakları andıran bir anıt görüyoruz. Rehberimiz buranın Başbakan Refik Hariri’nin öldürüldüğü yer olduğunu söyledi. Kocaman bina kötü durumda. Başbakan arkadaşlarıyla beraber buradan geçerken bombalama sonucu öldürülmüş. Şehir merkezinde adını taşıyan Mimar Sinan tarzı büyük ve güzel bir cami var. İç mekân yüksek bir kubbeyle örtülmüş. Abdest mekânları da oldukça temiz. Refik Hariri’nin mezarı camiin yanında bir çadırın içinde. Mezarın üzeri çiçeklerle bezenmiş. Arkadaki duvarlarda Hariri’nin fotoğrafları var. Mezarın başında 24 saat Kur’an okunuyor. Hariri’nin mezarının yan tarafında kendisiyle beraber vefat edenlerin mezarları var. Belki bu çadırı ileride türbeye çevirirler diye içimden geçiriyorum.

Hariri’nin hatırına yapılan anıtın fotoğrafını çekiyoruz. Daha sonra marinaya giriyoruz. Kalabalık bir grup sahilde yürüyüş yapıyor, kahvelerde dinleniyor. Marinadan çıkıyoruz. Denizin kenarında uzun bir deniz feneri bulunuyor. Sahiller oldukça uzun. Beyrut bir taraftan Akdeniz, diğer taraftan Cebeli Lübnan dağları tarafından sıkıştırılmış engebeli dağların eteğinde kurulmuş. Dağlar derin vadilerle denize iniyor. Bu vadiler apartmanlarla dolu. Gene yol boyunca Göç Anıtı gidiş gelişli yolların arasına sıkışmış durumda. Bu anıt Lübnan’dan dünyanın farklı bölgelerine göç edenleri temsil ediyor. Heykel başındaki poşusu, sırtındaki azıklık, üzerindeki yelek ve ayağındaki şalvarla bizim zeybeklere, efelere benziyor. Tabi 1850’li yıllarda Beyrut’un bir Osmanlı Kaymakamlığı olduğunu unutuyoruz. Aynı devletin vatandaşlarının kıyafetlerinin birbirine benzemesinden daha doğal ne olabilir ki?



“Küfür, hakaret, rencide edici ve büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmayacaktır."

 
 
Gönder

Facebook'da Beğen